Warmshowers kralı Akbar

Önceki gün yaşadığımız kötü olaydan sonra kaldığımız yeri bir an önce terk etmek ve bir daha polis ya da asker ile karşılaşmamak için erkenden kalktık. Yeterince erken kalkamamışız ama! Çünkü bisikletleri yüklerken karşı evden çıkan elemanın ilk önce ‘evli misiniz?’, ‘evet’ cevabı aldıktan sonra da ‘Allah katında da evli misiniz?’ sorusuna maruz kaldık. Sana ne? Sa-na-ne? ‘Evli misiniz?’ yeterince onu ilgilendirmeyen bir soru iken bir de Allah’ı karıştırıyor yaw, gel de sinirlenme, tövbe tövbe… Yaw bir ‘merhaba’ de, ‘günaydın’ de; sonra sor bari sorunu! Dili anlamak güzel olduğu kadar sorumluluk isteyen de bir durum! Dördümüzün sözcüsü / tercümanı oluverdim İran sınırına girdiğimizden beri.

Charlotte zehirlendiği için bugün de halsiz. Baya yavaş ilerliyoruz. Hala Nahcivan sınırına paralel ilerlediğimiz ve arada askeri araçlar geçtiği için fotoğraf çekmeye de tırsıyoruz. Öğlene doğru yağmur altında Julba’ya vardık. Bu şehir ‘free zone’ yani vergiden muaf. Bu sebeple Türk yatırımcıların çok ilgisini çekmiş. Ee haliyle memleketimden ürünlerle hasret giderdim. Manavdan alışveriş yaparken Türk olduğumu anlayan bir adam sohbete başladı. Restoranında bir Türk çalışıyormuş ve Türkleri çok seviyormuş. Bütün alışverişimi ödedi ve üzerine birkaç tane de elma aldı. Sabahki sorularıyla sınır tanımayan elemandan sonra böyle bir güleryüzle karşılaşınca İran’ı sevmeye başlıyoruz haliyle:) Charlotte daha fazla gidemeyeceği için şehrin girişinde gördüğümüz parka kamp atmaya karar verdik. Tuvaleti de var; doya doya kullansın Charlotte, yazık. Parka vardığımızda herkesin çadırlarını çardak altlarına kurduğunu görünce birine ‘acaba toprağa çadır kurmak yasak mı?’ diye sorduk. Sorun olmadığını söyleyip mangallarından tavuk ve bir tabak çekirdek verdiler. Hah işte bu, Charlotte’un çekirdek ile imtihanını atlatıp bundan sonra aylarca gördüğü her yerde çekirdek almasına sebep olacaktı:)

D0396 (11)-FOW-Iran

Sabah Charlotte hala kötüydü ama yine de yola çıkmak istedi. Parkın çıkışında İranlı bisikletçi Hossein abi ile karşılaştık. Anlaşmak biraz zor oldu ama karısı Mahtab’ı arayıp onunla konuşturdu beni. Hürrem Sultan izleye izleye Türkçe’nin dibine vurmuş kendisi, konuşmuyor şakıyor resmen. Bizi Tebriz’deki evlerine davet ettiler. Hossein abi de 1 haftalık turdan dönüyormuş, o yüzden beraber pedallamaya başladık. Kısa bir süre sonra Charlotte artık dayanamadı ve Hossein abi onlar için bir araba durdurdu. Durumu anlatıp Marand’da kalacağımız yerin adresini verdi ve birkaç saatliğine vedalaştık.

İran’da yanından geçip de korna çalmayan araba yok. Biz çok da hoşnut değiliz bu gürültüden ama bir ara Hossein abi ‘ne kadar derdim tasam varsa, şu arabalar selam verince hepsi geçip gidiyor’ deyince aslında ne kadar da yanlış yorumladığımı anladım. Tek bir cümle ama sana neleri hatırlatıyor, sana kendini gösteriyor, yüzleştiriyor kendinle. Böyle anlar yaşamak için yollardayım işte ve şu ülkeye girdiğimizden beri burnumuz boktan çıkmamış olsa da bu ders veren tek cümle yetiyor hepsini unutturmaya.

D0397 (2)-FOW-Iran

Yolda devam ederken 8 ay önce Bangkok’tan başlayan Alman bisikletçi çift Anna ve Yan ile karşılaştık. İran’ın güneyinden geliyorlarmış. Türkiye’ye geçeceklermiş. Bisikletçileri görmeye başladık artık yavaş yavaş. Buradan sonra Çin’e kadar rotalar hemen hemen aynı olacak ve bir sürü bisikletçi ile tanışabileceğiz.

D0397 (4)-FOW-Iran

Akşama doğru Marand’a vardığımızda doğruca Akbar Naghdi’nin marketini bulduk. Kimdir bu Akbar? Marand’dan geçip de onun tarafından ağırlanmamış bisikletçi duymadım. Tırcı arkadaşları Marand’a yaklaşan bisikletçi görürse hemen onu arıyor ve Akbar da yola çıkıp karşılıyor. Hatta bazen İran’a girmeden o sizi internetten buluyor, bizde de olduğu gibi. Biz Türkiye’deyken nereden bulduysa facebook hesabımıza mesaj atmış ve Marand’a davet etmişti. Aylar önceden ayarlanan bu buluşmayı sonunda gerçekleştirdik. Charlotte ve Eric’in hastaneden dönmesini beklerken bize bisikletçilerle çektirdiği fotoğraflardan oluşturduğu albümünü gösterdi. Fransız bisikletçiler çok olduğu için onlara özgü bir albüm var. Birkaç Türk de geçmiş: Olcay Güzel, Oğuz Tan, Öznur Aras Ekici (çocuğu ve kocasıyla) ve tanımadığım bir bey… Biz 562. Ve 563. konuklarıyız. Charlotte hastanede almış serumu, taş gibi döndü maşallah. Gerçi bu sefer de Eric’in rengi bi sararmıştı 70 $’ı hastaneye bayılınca:) Lokal insanlar için çok ucuz olan hastane, yabancılardan 10 kat daha fazla alıyor; müzeler de aynı maalesef. Hossein abi’nin bugünkü amacı Tebriz’e varmaktı ama bizimle uğraşmaktan baya vakit kaybettiği için buradan bir araç tutup gitmek zorunda kaldı. Ertesi gün buluşmak üzere vedalaştıktan sonra Akbar’ın arkadaşının oteline yerleştik herhangi bir ücret ödemeden. Pasaportlarımızı alıp yaptırmamız gereken kaydı yaptırdı. Sonra da bizi başka bir arkadaşının restoranına yemeğe götürdü arabasıyla. Bütün bunlar için cebinden mi harcama yapıyor yoksa arkadaşlarıyla ilişkisini mi kullanıyor anlamadık ama ne şeklide olursa olsun yaptığı bu iyilikleri unutmayacağız.

Sabah Akbar’ın marketindeki İran’da sürekli karşılaşacağımız havuç reçelli mükellef kahvaltıdan sonra marketinden eksiklerimizi giderdik, bir nevi teşekkür… Makarnaya koymak için kuru soya (kurutulmuş kıyma görünümlü) almamızı önerdi. Daha önce ağırladığı birkaç bisikletçiden öğrenmiş; baya tat veriyormuş. Aldık bakalım, deneyeceğiz. Sonrasında da bizzat bisikletiyle önderlik edip bizi şehir merkezinden çıkardı. Hoşça kal warmshowers kralı Akbar…

D0398 (5)-FOW-Iran