Yatay bisikletle Bretonya'dayız

Fransa’ya bu yolculuğumuz, yatay (recumbent) bisikletleri denemek için ilk fırsatımızdı. Eski Bretonya Düklüğü’nün başkenti olan Rennes’de yatay bisiklet dükkânı olan Philippe’i internetten bulmuştuk. Çekli karısı ve iki çocuğuyla birlikte evinin bodrum katını bisikletçiler için sıcak bir ortam olan dükkânı Vélofasto için tahsis etmiş. Yatay bisikletlere ilk dokunduğumuz yer burası oldu. Aslında tabir-i caizse gerçekten sadece dokunabildik ilk başta. Çünkü bu yatay bisiklet denen şey, bisiklet görünümlü ama aslında tamamen başka bir şey! “Bisiklet sürmeyi yeniden öğrendik” bile diyemem; “o”nu sürmeyi öğrendik! Tabii tırsarak;) Philippe bir dükkân sahibinden çok, 40 yıllık ahbap gibi bizimle saatlerce uğraştı. Bu satırları yazarken bile “Vay be adama bak, nasıl da çılgınca sürüyor” diye içimden geçiriyorum. Yatay bisikletin yarışları bile varmış. Bindik de yarışı kaldı, tövbe tövbe…
Ve sonra gezimizin esas hedefi olan ve 3 güne varabileceğimiz Mont-Saint-Michel’e doğru yola çıktık. İlk günümüzü yeni yatay bisikletlerimizi Ille-et-Rance kanalı boyunca evcilleştirerek geçirdik. Karşılaştığımız yayalar, üzerine yayılarak sürdüğümüz bu “şey”leri gördüklerinde toparlayamadıkları o garip yüz ifadeleriyle günümüzü renklendirdiler. En çok tur bisikletçisi çıkaran ülkeler arasında yer alan Fransa’da yatay bisiklet kullanırken bu kadar şaşkınlık beklemiyorduk açıkçası. Ama bizi durdurup soru sormaları da işime geldi doğrusu çünkü ilk günün etkisi midir bilmem ama sırtımda biraz ağrı başlamıştı ve minik molalar ilaç gibi geliyordu. Böyle güle oynaya, düşe kalka, bisikleti durduramayıp yanlış yollara gire çıka akşamı ettik. Artık sıcak bir yuva bulma vakti gelmişti. Ama unuttuğumuz bir şey vardı! Bu dönemde Fransa’da pazartesi günleri oteller kapalı oluyor! Türkiye’de her zaman işe yarayan süt dökmüş kedi gözleriyle girecek bir dam altı aramak, Fransa’da pek de işe yaramıyormuş. Geçip gittiğimiz köye geri dönmek zorunda kaldığımızda anladık bunu. St. Dominick’in sokaklarında pencerelerdeki demirleri, kapılardaki “kapalı” yazılarını görerek korkmaya başlamıştık ki minicik bir otel yazısını görmemiz o karanlıkta bile huzurla aydınlanmamızı sağladı:) Les cabanes de Marie; “Marie’nin evi” gibi şirin bir isme çevirebiliriz sanırım… Marie, bütün odaları dolu olmasına rağmen çaresizliğimizi görünce oğlunu kendi yanına alarak bizi oğlunun odasında yatırdı. Akşam yemeği bitmiş olmasına rağmen bizim için özel olarak çorba ve omlet pişirdi. Hatta şarap bile sundu da “spor saatlerinde kullanmıyoruz” demek zorunda kaldık maalesef:)
P1070135-Brittany-6
2. günümüze Marie’nin muhteşem kahvaltısıyla başladık. Tabii bir Fransız için muhteşem; reçeller, yağ, portakal suyu, kahve… Ama şöyle tuzlu bir domtis, yağına ekmek bandıracağım bir zeytin, demleme çay olmadıktan sonra güne tam randımanlı başlayamadım haliyle:)
P1070139-Brittany-7
Bugün de bir süre Ille-et-Rance kanalını takip edecektik. Fakat minik bir kısımda ormana girip yokuş çıkmamız gerekti ve böylece ilk kez bir yatay bisiklet nasıl itilirmiş deneyimlemiş olduk. Kolay aslında, neresinden itersen it, düz ilerliyor.
P1070151-Brittany-9
Ormandaki patikayı bitirdiğimizde 2. Dünya Savaşı’ndan hiç etkilenmemiş, Ortaçağ özelliklerini koruyan, bu sebeple de turisti bol Dinan bizi bekliyordu. Dinan’ı gezmek istediğimizde yine bir ilk bizi bekliyordu. Yabancı bir ülkede ilk kez bagajlarımızı öylece bisikletlerin üzerinde bırakıp gezecektik. [“Yabancı ülke” diyorum çünkü Nico 3 yıldır Türkiye’de yaşamaktan Fransa’yı garipser oldu:) ] Açıkçası çok da verimli bir gezi olmadı ikimiz açısından da. Bir an önce dönüp bagajların güvenliğinden emin olmak istiyorduk ve yaptık da. Gezmeyi bırakıp, bisikletleri göreceğimiz bir mesafeye, kanal kenarına kurulup Fransız bagetinden sandviçlerimizi yedik.
Öğleden sonra ise Saint-Malo bizi bekliyordu. Saint-Malo’ya ulaşmak için Dinard’dan kalkan bir bota bindik. Bu da başka bir “ilk”ti bizim için. Saint-Malo, Manş denizindeki bir liman şehri ve ortaçağ orada hala yaşıyor. Gelgit olduğunda insanlar yüzmek için çok yürümesinler diye sahilinde, denizin içine bir havuz yapmışlar. Gelgit gelince havuzu dolduruyor, giderken de havuz temizlenmiş oluyor.

 

Saint-Malo’dan sonra warmshowers sayesinde bulduğumuz ev sahiplerimize La Fresnais’a doğru yola koyulduk. Erwan, Mary ve iki çocukları bizi her çivisini kendi elleriyle çaktıkları, mükemmel ötesi, hayallerimdeki ahşap evde bizi karşıladılar. Maalesef ağzı açık ayran budalası modumdan kurtulup da evin her ayrıntısına bakmayı bırakamadığım için fotoğraf çekmeye fırsat bulamadım :/ Evde yine kendi emekleri bir bar köşesi ve o barı doldurdukları fıçı fıçı biralar vardı… Evet yanlış okumadınız; o büyük bar fıçılarından… Gecemiz Erwan’ın bizim için pişirdiği tuzlu Breton krepleri ve Belçika biraları eşliğinde çok sıcak bir sohbetle geçti. Maalesef eve dair tek bir foto var; o da Erwan krep pişirirken onun arkasında görünüyor;)
P1070197-Brittany-14
3. ve son günümüze en bombastik durağımız olan Mont-Saint-Michel’i ayırmıştık. Mary’nin bize ve çocuklara hazırladığı kahvaltıyı yapıp bu mükemmel eve son bir kez göz attıktan sonra yola koyulduk. Artık yatay bisikletleri biraz daha rahat kontrol edebiliyorduk. Nerdeyse her durma girişiminde düşme tehlikesi geçirmiş olmamızın üzerinden sadece birkaç gün geçmiş olmasına rağmen, bugün gayet iyiydik:) Hatta bir ara bisikletleri değiştik bile. Ölçülerimiz farklı ama yine de model değişikliğinin farklılarını tecrübe etmek adına mantıklı bir karar oldu. Mesela dünya turumuz için kesinlikle bir ASS (above-seat steering) (koltuk üstü direksiyon olarak çevrilebilir) tercih etmem gerektiğini gördüm. Nico ise, USS (under-seat steering) (koltuk altı direksiyon) tercih ettiğini gördü.
Bir yandan teknik bir yandan turistik gözlem yapa yapa Mont-Saint-Michel’e vardık ama bir de ne görelim: yayalardan oluşan kilometrelerce giriş kuyruğu… Unuttuğumuz bir şey daha: 15 Ağustos, Meryem’in göğe kabulü, kutsal gün, Katoliklere tatil, Mont-Saint-Michel gibi kutsal bir yer için yılın en kalabalık günü! Bisikletli olduğumuza en çok sevindiğim an, bu andır çünkü o kilometrelerce kuyruğun hemen yanında tellerle ayrılmış bir bisiklet yolu vardı. Kuyruğun başladığı yerden şehrin girişine bisikletlerle 5 (!) dakikada varıp, bisiklet park alanına bisikletlerimizi güzelce park ettik. Gezimizi bu rotaya yönlendirmiş olmamızın nedeni olan Mont-Saint-Michel’deki minik turumuz maalesef kabus gibiydi. “İğne atsan yere düşmez” deyimi yüzyıllar önce bir 15 Ağustos gününde Mont-Saint-Michel’den çıkmış olmalı! Ama gelgitle ada olan, gidince dizine kadar deniz suyunda kilometrelerce yürüme imkânı veren Mont-Saint-Michel o kalabalığa rağmen akıllarımızda torunlarımıza anlatılmak üzere yerini aldı.
Mont-Saint-Michel’e doğru gelirken “dönüşte bakarız” dediğimiz yerlere bakamadık çünkü bisikletleri kiraladığımız ve turumuzun başladığı yer olan Rennes’e gitmek üzere bineceğimiz trenimizi kaçırma ihtimalimiz vardı. Trenle 1 saatlik bir yolculuktan sonra biraz daha pedallayıp, sürmelere doyamadığımız bisikletlerimizi Philippe’e teslim ettik.
İşte dünya turuna yatay bisikletlerle çıkmaya karar verdiğimiz gezimizin öyküsü böyle. Bakalım bizi dünya turumuz sırasında ne gibi maceralar bekliyor olacak?
Yolculuğa dair bütün fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız.