Yavrular Geldi…

Bize çok uzun gelen 9 haftalık bekleyişimizden sonra bizim yavrular geldi. Tabii ki kolay olmadı. Öyle adrese teslim internet alışverişleri gibi olsa keşke… Yazın deneme turu yapmak için bisikletleri kiraladığımız Velofasto’ya yani 165 km uzaklıktaki Acigné’ye gidip bisikletleri almamız gerekiyordu. Bisikletleri sürerek gelmek istediğimiz için araba kiralama gibi bir durumumuz yoktu. Otobüs ağı desen, o zaten yok. Adamlarda çılgın bir hızlı tren ağı var ama otobüs denen ulaşım aracını icat edememişler. Bu noktada Marie Antoinette’in Fransız halkı için söylediği “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” cümlesini anmadan geçemeyeceğim. Neyse; bu sebepten ötürü olacak ki Fransa’da yaygın olarak kullanılan “araç paylaşımı” sistemi mevcut. “Ne ola ki bu araç paylaşımı” diyenler için gelsin: Sırf bu amaçla kurulmuş bir internet sitesi var. Bu siteye üye olup nereye ve ne zaman gitmek istediğinizi yazıp en yakın ihtimallerde oraya kendi arabasıyla gidecek olan kişileri buluyorsunuz. Özelden mesajlaşıp ortak bir noktada buluşup yolculuğu beraber geçiriyorsunuz. Size düşen, benzini paylaşmak… Aslında kullanışlı bir sistem… Hem yeni arkadaşlar edinip hem de işinizi görmüş oluyorsunuz. Türkiye’de bu sistemin çalışacağını sanmam çünkü birçok Avrupa ülkesine ve Amerika’ya göre mükemmel bir şehirlerarası otobüs sistemimiz var. Canım ülkemden hep şikâyet etmek olmaz, biraz da üstün yanlarına değinmek lazım değil mi? Tamam biliyorum çok dağıttım konuyu, bir türlü Acigné’ye gidemedik:) Sonuç itibariyle araç paylaşımı sisteminden bulduğumuz yol arkadaşı sürücü bizi Acigné’ye getirdi.

Parıl parıl parlayan, mükemmel yeşiliyle kurbağayı andıran, cillop gibi bisikletlerimiz bizi bekliyorlardı. Hemen Velofasto’nun sahibi Philippe ile son ayarlamaları yapıp, ara sokaklarda bir kaç deneme yapıp, ısmarladığımız yedek parçaları alıp Philippe ile birlikte yola koyulduk. Durağımız 3 km uzaklıktaki Joël ve Irene’nin evi. “Bunlar da nereden çıktı, kim bunlar?” diyenlerinizi duyar gibiyim. Joël ve Irene, 50li yaşlarında 3 yıl boyunca recumbent/yatay bisikletle dünyayı gezmek için yola çıkacaklardı Nisan başında. Daha önce Romanya-Fransa arasında 3000 km’lik bir tecrübeleri olmuş ve belli ki yetmemiş:) Minik ziyaretimiz sayesinde Joël ile tanışmış olduk turlarına başlamadan önce. Rotalarımız zaman zaman çakışıyor. Belki tekrar görüşürüz deyip, Phillippe ile de vedalaşıp, başlıyoruz pedallamaya… Bugünkü amacımız Nico’nun kız kardeşinin yaşadığı 70 km uzaklıktaki Ploërmel’e ulaşmaktı ama bisiklet ayarlarının uzun sürmesi ve planlamadığımız minik ziyaretimiz umduğumuzdan geç yola koyulmamıza sebep oldu. Ve deli gibi yağan yağmur ve hatta yağmur yetmezmiş gibi yüzümüze gözümüze doğru fiuvvv fiuvvvv diye hışımla yağan dolu sebebiyle maalesef 70 km yerine 53 km ile günü noktalamak zorunda kaldık. Bisikletçinin bahanesi bol olurmuş arkadaş:) Sözün özü Guichen’de bir otele kendimizi zor attık, ertesi gün benim bisikletin koltuk ayarları değiştirilmek üzere…

2. günde de yine aynı yağmur & dolu muhteşem ikilisi sağ olsun bizi yine yalnız bırakmadılar. Doluya karşı kendimizi savunmaktan yeni bisikletlerimizle sürüşü gözlemleyemedik bile. Ama yine de Ploërmel ‘e vardık. Nico’nun yeğenleriyle oynamaktan yorgunluğumu hemen unuttum. Çocuklar bana salondaki nesneleri teker teker gösterip Fransızcalarını öğrettiler:) Kesinlikle çocuklar sayesinde bir dili öğrenmek hem daha kolay hem daha eğlenceli ama tabii bir yere kadar elverişli…

3. günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Hala doğru ayarını bulamadığımız koltuğum, ben ve skolyozlu canım omuriliğimin en en en ucu arasında geçen 90 km’lik bir gündü. Onun dışında “yol nasıldı, hava nasıldı, fotoğraf niye çekmedik” gibi soruların cevabını vermek üzere sözü omurlarıma bırakmak isterim zira hepsinden ayrı ayrı sesler geliyor, sanırım o acıya dayanamayıp dile geldiler.

Ama sonuç itibariyle çok acı çeksem bile artık bisiklet üzerindeydik; yani dönüm noktamıza çok az kalmış olmasının verdiği heyecan her şeye bedeldi…