Zigzaglı geçit !

Zigzaglı geçit !

27

AĞUSTOS 2015

 

Gün: 501 – 12850 km
Taldyk Geçidi, Kırgızistan

Kırgızistan’daki 2. sabahımızda at sürüşü ve harika bir Kırgız kahvaltısının ardından sabahın verdiği dinçlikle 7 km’de 200 metre tırmanan 3615 m rakımdaki geçide bir çırpıda çıktık. 8 bisikletçiden oluşan klasik geçit fotoğrafını çektikten sonra aşağıya şöyle bir bakınca hep o fotoğraflarda gördüğümüz zigzaglı yolları sonunda biz de gördük. 2 yıldır yollarda çok zigzaglar tırmandık ama hep ya bir orman vardı ya da tepeler ve hiç o zigzagların hepsini birden görememiştik. Şimdi ise o ünlü zigzagları inecektik! Çıkıyor olmadığımız için mutluyum!

Saldık aşağı… Her yer yurt ve hayvan dolu… Fotoğraf çekmek için zırt pırt durduğumuzdan Lindaları kaybettik. Ama arkadan gelen İngiliz Dan bizi yakaladı. Bu sabah Sarıtaş’tan çıkmış. Uçuyor zağar. Bazen de böyle uçar-pedallar bisikletçilere denk gelmiyor değiliz.

İnmiyor muyduk yahu? Bu beklenmedik mini geçit de nereden peyda oldu? Neyse ki tırmanışın tabanından tavanını görebildiğimiz için sıkıntı yok. Ve bu aralığa serpilmiş bisikletçiler… Tepeye varan soluklanmak için diğerlerini bekliyor. 9’luyu tamamlayınca tekrar başladık beraber pedallamaya. İnişteki ilk köyde öğle molası verdik. Kapısını çalıp da su istediğimiz evden yemek daveti aldık ama 9 bisikletçi birden giremezdik içeri o yüzden bizimkilerle yemek yedikten sonra onlar yola çıkınca sadece dördümüz çay içmeye gittik. Kırgızca’yı ne kadar rahat anlasam da bizi davet eden kadının adını anlayamadım ama bebeğinin adı Ayana. Ayana’nın annesi bize çay, ekmek ve çok lezzetli bir biber sosu getirdi. Her ne kadar öğle yemeği yemiş olsak da bu sosa doyamadık bir türlü. Ardından şekerlemeler ve bisküviler… Kalkmaya yakın kayınbaba ve kayınbirader geldi eve. Ben ‘ ay eyvah kadının başı derde mi girecek acaba’ derken dayı oturdu bizimle sohbete girdi. Hoş sohbetin ardından tekrar yollara düşme vakti. Osh’dan dönüşte tekrar buradan geçeceğiz. Geçerken yemeğe gelmek için sözleştik. Çektiğimiz fotoğraflarını da bastırıp getireceğiz.

Biraz ilerledikten sonra yolda duran bir arabadan çıkan bir adamın profesyonel bir makinayla fotoğraflarımızı çektiğini görünce durduk yanında. Türk olduğumu duyunca Türkçe konuşmaya başladı. Meğer Ankara Üniversitesi’nde okumuş! Ağlayan bebeğini arabada bırakıp koşup elimize bir şeyler tutuşturup tekrar bebeğine koşan karısının verdiği şeyleri anlattı; kurut. ‘Kurumuş yoğurt topçukları’ olarak tanımlanabilir. Güneşte kurutulduğu için adı ‘kurut’ imiş. Baya acılı… Yola çıktığında alırsan mide bulantısına falan iyi geliyormuş. Tacikistan’da da benzer yiyecekler görmüştük ama dil ortak olmadığı için anlayamamıştık.

Yolun devamındaki vadide yağmura yakalanınca tek bir evden oluşan Askaldy köyündeki o evden bahçelerine çadır kurmak için izin istiyoruz. Cevabı ise ‘bahçede kullanmadığımız bir yurt var, orada kalın isterseniz’ olarak alıyoruz. Evin babası Bektur’un kocaman bahçelerini beylere gezdirmesinin ardından kendimize özel yurdumuzda, dışarıdaki yağmurun sadece sesinin eşliğinde 65 km’nin yorgunluğunu atıyoruz. Akşam boyunca sorularla hiç rahatsız edilmiyoruz. Bu yardım ve davet şeklini özlemişim.

Birkaç gündür sabah kahvaltısı olarak sütlaç yapıyorum bizimkilere. Ekmek bulamıyorsak sütlaç yeriz biz de! Baya da doyurucu oluyor. Bugün de sütlaçla kahvaltımızı yapmış ve yola çıkmak üzere hazırlanırken evin oğlundan kahvaltı daveti aldık. Tok olsak da kabul ettik daveti. Çay, dün öğle yemeğinde doyamadığımız biber sosu, bilmediğimiz bir meyvenin reçeli ve böbrek… Börek yazacağıma yanlışlıkla böbrek yazmış değilim! Bildiğin kanlı hayvan böbreği! Bir cesaret geldi ve tadına baktım. Kendisiyle daha sonra bakışmaktan başka bir ilişkimiz olmadı. Biz kahvaltıyı bir odada yaparken, aile yan odada yapıyordu. Demek ki Kırgızistan’da misafir ağırlamak böyle oluyormuş.

Kahvaltının ardından vedalaşıp, yağmur altında düştük yollara. Öğlene kadar yağmuru yedikten sonra, öğle yemeği saatinde Gulcha’ya varınca minik bir kafede yemeye ve bu sırada biraz kurumaya karar verdik. Dünkü öğle molasında kaybettiğimiz Lindaları, bu öğle molasında bulduk. Ama yine de beraber devam etmedik. Patatesli somsaları gömdük. 1 somsa (mantı-poğaça karışımı bir yiyecek) çeyrek dolar. 4 somsayla yani 1 dolarla karnımızı doyurmuş olduk. Biz yemekleri yerken 2 sarhoş geldi kafeye. Biri bize aldığı sigara paketini ödetmeye çalışırken, diğeri de bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kafe sahibi bu adamları tanıyor olmasına rağmen mekânından kovmaya çalıştı. Adamlar sorun çıkarmaya başlayınca kaçar gibi çıktık oradan.

Önümüzde geçit olduğunu biliyorduk. 1556 m yükseklikteki Gulcha’dan 2403 m yükseklikteki geçide 18 km vardı. 900 metreyi 18 kilometrede tırmandık ama nasıl tırmandım hatırlamıyorum. Yazımda daha önce belirtmemiş olsam da artık vakti geldi, kusura bakmayın; taa Tacikistan’dan beri devam eden ve yaklaşık 1 haftadır süren yoğun bir ishal yaşıyorum. Üzerine bir de öğlene kadar sırılsıklam olduk. Bugün bu geçide varmayı planlamamıştık. Fiziksel halsizlik ve zihinsel olarak hazır olmama durumu birleşince bu geçit bana bitmek bilmedi! Hava çok sıcak olmamasına rağmen tırmanış boyunca 3 defa üst değiştirdim çünkü sanki derim yokmuş gibi bütün vücut sıvım pöh diye dışarı çıkıyordu. Yolun yarısında yarım saatlik dolu dolu (!) bir tuvalet molası verdim. Tabiiki Nico, Charlotte ve Eric beni bekledi. Utanmasam 1 km hızla ilerleyecektim! Bir de köyün bebeleri peşimize takıldı. Onların yürüme hızında tırmanabildiğim için bisikletin orasından burasından çekiştiriyorlardı. Tehlike çıkardıkları için ve benim ‘ay’ diyecek bile halim olmadığından en sonunda Nico’nun terslemesine gittiler. Nico ne olur ne olmaz diye benim hızıma düşürdü kendi hızını. Charlotte ve Eric bizi tepede epey beklediler. Tacikistan’ın o kadar geçidine aynı anda vardıktan sonra bu uyduruk geçitte onları bu kadar beklettiğim için utandım. Vardığımda tek kuru kalan içliğimi giydim, termostaki sıcak çaydan biraz yudumladım da beynim yerine geldi. Son enerjimi de geçit fotoğrafını çekmek için harcayıp yokuş aşağı saldım.

Tekeri bir tur daha döndürecek gücüm kalmamıştı zaten. Yokuş aşağı 20 km gidince enerjim yerine geldi. Sonrasında inişli çıkışlı bir sürüşten sonra geçtiğimiz köylerdeki evin birinden bahçesine kurulmak için izin isteyip yine kullanmadıkları bir odaya yerleştirildik. Ev sahibesi Nergis, çay, ekmek, yağ ve harika bir çilek reçeliyle servis yaptı bize. Sonra da saatlerce gelmedi. Âdetin ne olduğunu bilmediğimizden sofrayı toplayıp, odadaki döşeklerle yatakları yaptık. Tam yatacakken elinde lakmanla (sebzeli etli makarna çorbası) çıkageldi Nergis. Lakmanı da yedikten sonra sofrayı toplayıp kapının girişine koyduk. Akşam boyunca aileden kimseyi görmeden yattık. Örf adet bilmeyince de ne yapacağını şaşırıyor insan!

Sabah planımız rahatsızlık vermemek için kahvaltı etmeden evden çıkıp sonra yolda bir yerde durmaktı. Odayı toparladıktan sonra tam çıkarken Nergis elindeki tepsiyle kapıda belirdi. Yine çay, taze ekmek, yağ ve o harika reçel… Karnımız tok, sırtımız pek, adetlerden kafamız mal olmuş şekilde düştük yollara… Osh’a kadar yokuş aşağı; pedal çevirmeden kalacağımız hostele kadar geldik!

Devamı Kırgızistan bölüm 3’te…