Bisikletle çöllerin ötesine; Buhara

Bisikletle çöllerin ötesine; Buhara

30
HAZİRAN 2015

Gün 443 – 10602,63 km

Bukhara, Özbekistan

Özbekistan; Bölüm 1

“Çölde tozun, toprağın, sıcağın, develerin, deve örümceklerinin arasında geçen 8 günden sonra, girişinden itibaren ‘Zalim yüzyıllara rağmen hala taş gibi buradayım’ diyen Buhara’ya vardık.”
Ermenistan’da tanıştığımız Fransız Eric ve Charlotte (PLQA) ile Tahran’a kadar beraber pedalladık fakat benim Özbek vizesinde problem olunca onlar yola devam etmek zorunda kalmışlardı. Hemen sonrasında Meşed’de Alman Anselm ve Thorsten ile pedallamaya başlayıp Türkmenistan’a girdikten 2 gün sonra ben hastalanıp da mola vermek zorunda kalınca onlar devam etmişlerdi yola. Nedir sebebi bütün uyduruk problemlerin ben kaynaklı olması bilemiyorum. Ama sonuç itibariyle uzun zamandır ilk kez bir ülkeye sadece ikimiz giriyoruz ve sadece ikimiz beraber pedallayacağız.  Kim bilir başka bisikletçilerle ne zaman ve hangi ülkede karşılaşacağız?
Türkmen sınırından çıkar çıkmaz, yeni ülkenin heyecanıyla başladık giriş işlemlerine. Önceden biliyorduk ki Özbekistan’ın çok ciddi ilaç ve porno kontrolleri var. İlaç tamam da porno nedir yahu? İnternette kolayca bulabileceğiniz ‘Özbekistan’da yasaklı ilaç içerikleri’ listesi ile yanımızdaki ilaçlarımızı doktor olan ablama karşılaştırtmıştım. Kendi ablam diye demiyorum, her eve bir doktor lazım. Bizdeki tek kıllık çıkarabilecek ilaç ‘A-ferin’ ilacıydı. Zaten onu da -6 derece pedallarken buzlanan suları içmekten hasta olunca tam Türkiye çıkışında almıştım.  Yani olmazsa olmaz değildi. Sakladık onu bir köşeye. Küçük bir eczane boyutundaki ilaç çantamıza bakmak baya zamanlarını aldı. Salimen bu faslı atlattıktan sonra porno bulmak amaçlı bilgisayarımızı açmamızı istediler. Türkçe anlaşabildiğimiz için ‘Aman abi ne yapıcan bizim bilgisayarı, bisikletçiyiz biz, yazık bize’ konseptli klasik konuşmamı yapıp bu detaylı süreçten yırttık. Ama sonradan gelen bir kadın bisikletçi arkadaş, poposundaki sivilcenin fotoğrafını annesine gönderdikten sonra bilgisayardan silmeyi unutunca baya bir sorun yaşamış porno taşımış olduğu için. Ay gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yazık kıza ya…

Fellik fellik su alacak yer ararken, sınırdaki onlarca Türk kamyonundan ilk sıradakinin şoförü, bize zekice saklanmış (!) restorandan 2 tane su aldı ve burada çok fazla para çevirtmememizi söyledi. Sınırda 1 $, 4000 som iken Buhara’da 4500 som… Yine de Buhara’ya ulaşana kadar harcamak amacıyla biraz çevirttik. Türkmenistan’da yaptığımız hatadan ders almışız!

Türkmenistan’ın çölünü geride bırakmış olsak da sıcaklardan kaçmaz imkânsız. Sınırdan 10 km pedallayıp öğle sıcakları için 3 saat mola verdik ama molada durduğumuz yerde daha çok kıpçındık. Rüzgâr aşırı sıcak ve etraftaki bütün kum tanelerini bilumum deliklerimize tıkıyor.

Moladan sonra su alacak bakkal ararken bir yere girdim. Nico bisikletlerin başında bekliyordu. Ben kapıdan kafayı uzatıp da ‘su var mı?’ sorusunu sormaz ‘Gösterelim abla’ sahnesindeki suratlarla karşılaştım. Yuh lan… Ben suyu alırken Nico da geldi. İçine doğdu herhâlde. Erkekim benim… Onu gören suratlar düştü hemen… Ve benimle diyalog kesildi. Benim adımı, yaşımı bile Nico’ya sordular. ‘Gelinin güzelmiş’ falan dediler ya gözle beni gösterip. Pazarlık yapacaklar herhâlde sonrasında da… Lanet olsun suyunuza da size de yaa!

Biraz daha pedalladıktan Do’rmond’a vardık ve bahçe işleriyle uğraşan amcayı gözüme kestirip bahçesinde çadır kurmak için izin istedim. Yaşasın Türkçe konuşabilmek! Çadıra gerek kalmadı; Alek ve Nodra bahçedeki divanlarını açtılar bize, yemeklerini paylaştılar. Hava çok sıcak olduğu için evin içinde değil de bu divanda uyuyorlarmış normalde. Bu divanı bize verip bahçede yerde yattılar. Sizi seviyorum!

Muhteşem sabah kahvaltısının ardından vedalaşıp düştük yollara. Yol boyunca evler sıra sıra dizilmiş, köyler hiç bitmiyor. Ee haliyle bisikletiyle motoruyla bizi takip edenler de… 8 yaşındaki bebeye vermişler motoru, bizi hafif önden takip ederken motorunda taşıdıklarının ipi koptu ver her şey patır patır tekerimin önüne döküldü. Nasıl bir refleks gelişmişse böyle saçmalıklara karşı, son anda yırttım ama kalbim güm güm… Bak şimdi yazarken bile öyle ya…

Çölde tozun, toprağın, sıcağın, develerin, deve örümceklerinin arasında geçen 8 günden sonra, girişinden itibaren ‘Zalim yüzyıllara rağmen hala taş gibi buradayım’ diyen Buhara’ya vardık. Varır varmaz şehir girişinde yan yana bizi bekleyen iki medrese vardı; Modarixon ve Abdulloxon… Aralarındaki ağacın altında dinlenip kavunumuzu yerken Hollandalı bir aile geldi yanımıza; Wolfpack on Tour … Hollanda’yı sevmedikleri için her şeylerini satıp 3 çocukları ve 2 köpekleriyle düşmüşler yollara  (Güncelleme; 4. çocuk da yolda oldu).  Altlarında eski bir itfaiye aracı… Çocuklardan biri lise, diğeri ortaokul, diğeri de ilkokul çağında. Bisikletlerimize yapıştırdığımız ülke bayraklarını görünce nerede bulduğumuzu sordular. Bulmanın zor olacağını bildiğimiz için Türkiye’de yaptırmıştık. Yedeklerini verince çocuklar sevinçten çılgına döndüler. Onların kaldığı otelde kalmaya karar verince otelde görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldık. Otelin geceliği 10 $. Normalde internetten 4 saatliğine 5000 som alıyorlar ama internete para vermeyecek şekilde pazarlık ettik. Ve çölde geçen 8 günün ardından banyo zamanı…

Daha sonra gezmek için dışarı çıktığımızda, Türkmenistan’da ayrıldığımız bisikletçiler Anselm ve Thorsten ile karşılaştık. Yanlarında da Warmshowers’dan yazmamıza rağmen bize dönmeyen Rahima vardı. Arkasından baya saydırmıştık ama meğer mesajımızı almamış, kadının günahını almışız. Hemen eve çağırdı ama bugünlük otele yerleştiğimizi söyleyip yarın için sözleştik. Aslında zaten otelde kalmak zorundayız çünkü Özbekistan’a girdikten sonra 3 gün içinde kayıt yaptırman gerekiyor. Otelde kalırsan bunu ücretsiz yapıyorlar. Rahima’nın otel işleten tanıdığı Anselm ve Thorsten için yapacak ama yine de kişi başı 25  $ vermeleri gerekecek.  Bu durumda otelde kalmak daha ucuz.

Akşam şehirde dolaşırken 2 tane Türk motorcuyla karşılaştık; Serkan Söğüt (Rüzgarın İzinde) ve Özhan Ünverdi… Ay görünce nasıl bir gurur duydum anlatamam. 2 tane Türk, sen çık motorla dünyayı gez. Sonra döndüm kendime baktım. Durumun komikliğini anlamam birkaç saniyemi aldı.

Ertesi gün taşı toprağı tarih olan şehir merkezini gezmeye çıktık. Medrese girişleri genelde kişi başı 4000 manat. Ayrıca fotoğraf makinesine de para alıyorlar ama ölü sezon olduğu için güzellik yapıp almadılar. Girişte para toplayan teyze yanda sepette çiçek satıyor olsaydı yadırgamazsın, yani hiç öyle müze bekçisi bir tipi yoktu. Bizim paralar mahallenin delisine mi gitti acaba?

Kalyan minaresinin yanındaki Khan Camisi’nin giriş ücreti 6000 manattı. Ayıp olmasın, tarihi falan önemli tabi ama girmeseymişiz ölmezmişiz. Zaten Avrupa gezerken kilise gezmekten şişmiştik. Burada da medrese ve cami gezmekten şişince vazgeçtik diğerlerine girmekten. Ama o ara sokaklarda kaybolmaca yok mu, ah ah…  ‘Günlerce ara sokaklarda boş boş dolan’ deseler gam yemem, dolanırım.

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

Bizim gözümüzden Özbekistan

29

HAZİRAN 2015

 

D+441 – Km 10.492
Özbekistan

Turumuzdaki 18. ülkemiz Özbekistan’ın çölleri, komşusu Türkmenistan kadar yakıcıydı. İran’dan ve Hazar Denizi’nden gelen tüm uzun tur bisikletçilerinin buluşma noktası olan Özbekistan’ın insanlarının sınırsız cömertlikleri ve misafirperverlikleri sayesinde tek bir gün bile çadır kurmamıza fırsat olmadı !

ÜÇ ŞEHİR, ÜÇ FARKLI ÜLKE

ÇÖL MODU

SONUNDA BİR GIDIM GÖLGE !

İLK GECE, İLK DAVET

BUKARA

KİLİM DOKUYAN KADIN, BUKARA PAZARI

GÜZELLİK UYKUSU, BUKARA PAZARI

MEDRESE TAVANI

MEDRESE AVLUSU

LIAB-I-HAOUZ MEYDANI

MIR-I-ARAB MEDRESESİ

TAHTA OYMA KAPI

MOZAİK

PO-I-KALÂN MEYDANI

GÖKBEN KENDİNİ TUTAMADI

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

PO-I-KALÂN CAMİSİ

BUKARA PAZARINDA KUKLALAR

BİSİKLETÇİLER VE EV SAHİBİMİZ RAKHİMA İLE YEMEK

TCHOR MINOR CAMİSİ

USTALAR ARASI TAVLA

MUTLULUK ALTINDAN GELİR

ÖZBEK AİLE

ÖZBEK AİLE İLE BİR AN

GELECEĞİN BİSİKLETÇİSİ ?

BİSİKLETÇİ İSTİLASI, SEMERKANT

BIBI-KHANYM CAMİSİ

BIBI-KHANYM CAMİSİ

SEMERKANT

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI

BIBI-KHANYM CAMİSİ ÖNÜNDE

ÖZBEK 2015 YAZ MODASI

YÖRESEL KIYAFETLER İÇİNDE ÖZBEK KADINI

CHAH E ZINDEH KABRİSTANI’NDA DEDİKODU

REGISTAN, SEMERKANT

GOUR EMIR KABRİSTANI

GOUR EMIR KABRİSTANI

GOUR EMIR KABRİSTANI

BİR İTALYAN İLE ÖZBEKİSTAN’DA ÇİN YEMEĞİ

ÉRIC’İN DOĞUM GÜNÜ

JIAO ZI (ÇİN MANTISI)

REGISTAN, SEMERKANT

TACİKİSTAN’A DOĞRU

ÇARPIŞMADAN ÖNCE SON KARE

ÖZBEK SOĞUTMA SİSTEMİ

TAKHZAKARACHA GEÇİDİ, 1780 M

TAKHZAKARACHA GEÇİDİNDEN MANZARA

AK SARAY, SHAKHRISABZ

NICO YENİ BİR ARKADAŞ EDİNİYOR

BİZİMLE GELMEK İSTEDİĞİNDEN EMİN DEĞİL

11000 KM, SHAKHRISABZ

SHAKHRISABZ, TİMUR’UN DOĞUM YERİ

TİMUR HEYKELİ, SHAKHRISABZ

RESTORANDA GECEYİ GEÇİRDİK

KÜÇÜK BİR KÖYDE SICAK BİR KARŞILAMA

ÖZBEK KADINLAR

KAVUN MOLASI

KAVUN MOLASI

KAVUN MOLASI

RESTORANDA GÖLGE ALTINDA KESTİRME, BOYSUN

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

DASHTIGAZ VE TANGIMUSH ARASINDAKİ KANYON

ÖZBEKİSTAN’DA SON TIRMANIŞ

ÖZBEKİSTAN’DA SON TIRMANIŞ

TANGIMUSH KÖYÜNDE ÖZBEK AİLE

BÜYÜK ABİ BİRAZ DAHA UTANGAÇ

ABİSİ, KARDEŞİYLE İLGİLENİYOR

BU AKŞAM MENÜSÜNDE PATATES KIZARTMASI !

SAYISIZ DAVETTEN BİRİ

Deve örümceği ile raks

Deve örümceği ile raks

29
HAZİRAN 2015

Gün 442 – 10504,88 km

Özbekistan sınırı, Türkmenistan

Türkmenistan; Bölüm 2

“Yemeği yaparken birden fitifiti diye ses çıkararak giden devasa bir şey gördüm. Görmemle zıplamam bir oldu. Ben zıplayınca o da zıpladı. ”
Mary’nin hemen dışındaki bahçeye kurduğumuz çadırımızı toplayıp, yolumuz üzerindeki tek gezip görülmesi gereken yer olan Merv’in yol ayrımına vardık. Aslında tura başlamadan önce kararımızı vermiştik. O çölü,  sıcaklık ne olursa olsun 5 günde 500 km pedallayarak geçecektik. Ama 15 aylık yolcuğun ardından ne kadar da çiğmişiz diyoruz şimdi. Bu yola neden çıktım ben? O çölü hiç bir şey tatmadan, görmeden geçsem ne olacak ki? Ha olsaydı bir 30 günlük vizemiz, çölü de geçerdim, girdiğim ülkenin güzelliklerini de görürdüm, insanıyla tanışıp kültürünü de öğrenirdim. Olanaklar kısıtlıysa ve her şeye aynı anda el vermiyorsa bu yola neden çıktığına dönüp bakmak lazım. Hayata dokunmaya değil mi? Biz anayoldan Merv’e ayrılan yolda en az 1 saat karar vermeye çalıştık. Yemişim çölü otostop çekmeden geçmeye, ben geldiğim yere sadece bakmaya değil orayı görmeye, özümsemeye geliyorum. Zaman kısıdından dolayı otostop çekmek zorunda kalma ihtimalini bilerek döndük anayoldan Merv sapağına.

Horasan’ın Kabesi Merv… İpek Yolu’nun Karakum Çölü’ndeki inci tanesi… Taş devrinden beri yerleşim yeri olarak kullanılan Merv, o kadar savaştan sonra yine iyi kalabilmiş ayakta. 1040 Dandanakan Savaşı’nı detaylarıyla olmasa da herkes tarihten hatırlar sanırım. Bu savaş, Selçukluların merkezi Merv’i yok etmeye gelen Gaznelilerin yenilmesiyle Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasını sağlayan savaştır. İran’a girdiğimizden beri tarih sayfalarını açıp, tek tek her bir satırın üstünde yürüyorum. İran ve Türkmenistan’da satırlar arasında kayboldum. Özbekistan’da yolu tekrar bulup çıkarım sanırım.

Zamanına göre çok büyük olan şehrin kalıntılarını yürüyerek gezmek birkaç gününü alabilir. Harabelerin girişinde tek hörgüçlü develerden başka hiçbir canlı olmadığı için bilet falan almadan girdik içeri. Fakat Sultan Sencer’in türbesine girmek için kişi başı 4$ ödemek zorunda kaldık. Buraya girmezsen daha da hiçbir yere ödeme yapmıyorsun. Boşuna ödedik gibi bir his uyansa da içimizde, bekçi amcalar buz gibi soğuk su vererek bizi hemencecik mutlu ettiler.

Gez gez bitmeyen Merv’de öğle sıcağı başlamıştı ve gölgesinde dinlenebileceğimiz tek bir ağaç bile yoktu. Tam o sırada gökyüzünde dalgalanan bir Türk bayrağı gördüm. Tamam çöldeyiz de serap görecek kadar da ümitsiz değiliz yani. Sonra Nico’nun ‘Türk bayrağı’ diye bağırdığını duyunca emin oldum serap olmadığından! Şantiye kulübesinin kapısını tıklattık ve içeriden bir ses ‘Gel’ dedi. Ay o ‘gel’ diyen dillerini yerim ben ya… Nasıl özlemişim Türkçe konuşmayı… İçeride ikisi de mimar olan Ümmühan Hanım ve Mustafa Bey ile tanıştık. TİKA, Hz. Muhammed’in sahabelerinden birinin gömülü olduğu bu mezarlığı restore etme işine girişmiş ve 9 aylık bir proje imzalamışlar.

Öğle yemeğine denk gelince bizimle paylaştılar yemeklerini. Türkiye’de bir süre çalışmış bir Türkmen kadın yapıyormuş yemeklerini ve haliyle bizim mutfağa hakim; yoğurt çorbası, biber dolması, çoban salata ve karpuz… Of of… Bu kadarını hayal bile edemezdim.

Bizi akşam kalmaya davet ettiler ama maalesef pedallayacak çok yolumuz vardı. Teşekkürümüzü edip yola çıktık. Merv’i tamamen gezdikten sonra anayola bağlanmadan önce su tedarik edelim dedik ve bu sırada karpuz satan gençler bizi karpuz yemeye davet ettiler. Bu sıcakta kaçmaz!
Merv’i gezmemize rağmen 86 km yapmıştık ama çoğu Merv içinde tabi…

Türkmenistan’ın daha derinlerine girdikçe daha da çölleşiyor etraf. Çadırı, bir kum tepesinin ardına kurduk. Yemeği yaparken birden fitifiti diye ses çıkararak giden devasa bir şey gördüm. Görmemle zıplamam bir oldu. Ben zıplayınca o da zıpladı. Neymiş diye ona doğru yürüdüm, o da geri geri yürüdü. ‘Neyse hayvana dirlik vereyim’ diye ben geri geri yürüdüm, bu sefer de o bana doğru yürüdü. Muhteşem bir tango ikilisi olurduk yani. Sarardı beni o uzun kollarıyla sımsıkı…

Bu arkadaş yemek boyunca dirlik vermedi, biz de çadırın içine girdik ama bütün gece fitifiti dolandı durdu. Kendisiyle daha sonra çok karşılaşacaktık ve ne olduğunu başka bir bisikletçi arkadaştan öğrendim; deve ya da çöl örümceği (camel spider) olarak bilinen etçil bir arkadaş kendisi. İnternetten ısırıklarının resimlerini görünce ‘ucuz atlatmışız’ dedik.

Türkmenistan’a girmemizle bozduğum motor toparlayamadı kendini. İşin kötüsü, yeni sabaha Nico’nun bozuk motorunun sesleriyle uyandık ve benden daha feciydi. Kahvaltı yaparken o kadar kötü değildi ama çadırı toplayana kadar sıcaklık baya artmıştı ve sıcaklık arttıkça Nico da kötüleşti. Dün gece yatarken hala ‘otostop çekmeden sınıra ulaşabiliriz’ diyorduk ama Nico bu haldeyken imkânsızdı. Giderek daha da fenalaştı. Kum tepesinin ardından anayola kadar benim desteğimle yürüdü. Onu minik bir otun gölgesine bırakıp geri geldim eşyaları taşımaya. Ama her yer kum olduğu için yüklü bisikletleri tek başıma götüremiyordum. O yüzden önce bisikletleri, sonra çantaları taşıdım. 8 sefer falan yaptım. Ben bunları yaparken bir ara bir polis arabası durdu ve tek dediği ‘gidin buradan’ oldu. Şerefsiz herif, gidebilsek gideriz herhalde. Yardım bile teklif etmedi. Canım çıkmış bir şeklide otostop çekmeye başladım. Birçok Türk kamyonu geçtiği için Türk bayrağımı salladım. Biri durdu ve Türkmen kamyonlar dışında hiç kimsenin bizi alamayacağını çünkü yabancı kamyonların mühürle kapatıldığını söyledi. Eğer bisikletsiz olsaydık, öne oturabilirdik. Sonra buzlu su verip yoluna devam etti. Bu bile yeter çünkü bizdeki sular kaynar sıcaklıkta ve Nico’nun serinlemeye ihtiyacı var. Sonunda bir Türkmen kamyonu durdu ve arkadaki odunların üstüne koyduk bisikletleri. Nico yardım edebilecek durumda değildi hala. Ben odunlardan tutunup bisikletle birlikte yüksele yüksele, şoför Ferhat tepeden bisikletleri çeke çeke yerleştirdik her şeyi. Nico’yu şoförün uyuduğu arkadaki yatağa yatırdık ve düştük yola. Türkmenabat’a kadar beraber gittik. Yolda birkaç kez durduk Nico ihtiyaç gidersin diye. Yolda bir sürü polis kontrol noktası vardı. Normalde kamyonda yolcu taşımak yasak olduğu için Ferhat rüşvet vermek zorunda kaldı hepsine. Tek dediği ise ‘Bir bahane bulup o rüşveti alacaklardı, en azından şimdi sizin sayenizde hayır işlemiş oluyorum’. Sen olmasaydın o çölün ortasında ne yapardık acaba, kocaman yürekli şoför Ferhat?
Pencereler açık olduğu için içerisi serindi ve Nico’ya iyi geldi. Ferhat, rehber kitaptan bulduğum Türkmenabat şehir merkezindeki ve onun da bildiği otele kamyonuyla yaklaşabildiği kadar yaklaştı ama bir yerden sonra kamyonun şehre girmesi yasaktı. Bıraktığı yerde vedalaşıp, teşekkürümüzü ettikten sonra bisikletleri hazırladık. Sonunda dinlenebildiği için Nico otele kadar sürebilecekti.

Otele vardığımızda seçici davranacak halimiz yoktu ve lavabosunda çöpler olan odaya kişi başı 11,5 $ verip yerleştik.  Dolar kabul ettikleri için mutluyduk çünkü yeterli manatımız yoktu. Nico tuvalet ile yatağı arasında mekik dokurken ben hemen pilav pişirdim. Çıktım cola aldım. Cola – pilav ikilisi ishale birebir. Tabi bunları yaparken ben de tuvaletle ilişkilerimi geliştiriyorum çünkü hala düzelmiş değilim ama Nico kadar da kötü değilim. Nico’ya ne olduğunu anlamadık zaten; ben hastalandıktan sonra suları filtremizle arıtıp içmeye başlamıştık. Yani Nico’nun hastalığının nedeni sadece benden bulaşma olabilir. Ayrı tabaklarımız yok, aynı tencereden yiyoruz.

Akşama doğru düzeldi biraz Nico. Temiz hava alması için yürüyüşe çıkınca otelimizin, başkanlık köşkünün karşısında olduğunu fark ettik. O minik sarayla bizim leş otel nasıl olup da aynı caddede olabiliyorsa artık… Başkan dün Türkmenabat’taymış. Bu şovu kaçırdığımıza sevindik çünkü o buradayken bu sokaktaki insanların evden çıkması yasak. Ayrıca tüm şehirdeki turistlerin otellerinden çıkması yasakmış.

Dolanırken bisikletli bir çocuğun fotoğrafını çekmek istedim. Çocuklarla oynarken içeriden anneanne çıkıp ‘Türk müsünüz’ diye sordu. Türkmenlerle anlaşmakta zorluk çekmedim ama bu bayan daha da akıcı konuşuyordu. Bizi içeri davet etti. Rana… 9 yıldır Türkiye’de yaşayan Rana orada evlenmiş. Türk kimliği alabilmesi için eski Türkmen pasaportunu yeniletmesi gerekiyormuş. Bunun için Türkmenistan’a gelmiş ve 1,5 yıl yurt dışına çıkma yasağı almış. Yıkılmış bir durumdaydı. Türkiye’yi çok özlüyor. Beni bulunca ağlamaktan konuşamadı garibim. Buradaki sistemden çok yakındı. Bu başkandan önce hiç adet değilken, şimdi otobüs bileti alırken bile rüşvet vermek zorundaymışsın. Rana’nın burada yaşadığı ev, kendi babasından kalma ve Türkiye’ye giderken kendi oğluna vermiş. Oğlu çalışmıyor çünkü işe girmesi için rüşvet olarak vermesi gereken 3000 $’ı denkleştirememişler. Diğer oğlu ise Ukrayna’da üniversitede okuyormuş. Bitirdiğinde diplomasını onaylatmak için Türkmenistan’a dönmesi ve 2 yıllık askerliğini yapması gerekiyormuş.

Şimdiye kadar gördüğümüz bütün Türkmen kadınları çok güzeldi. İnce, uzun, ipek gibi upuzun saçlı, hafif çekik gözlü, pürüzsüz tenli… Sanki bu tipteki bütün kadınları bir araya toplayıp üzerine de Türkmenistan sınırını çizmişler ve bir daha da çıkmalarına izin vermemişler çünkü ne İran’dan girişte ne de Özbekistan’a çıktığımızda bu özellikleri bir arada görebildik. Hele bir de o rengârenk yöresel kıyafetlerinin içinde daha da göz kamaştırıcılar. Rana da anneanne olmasına rağmen hala güzelliğinden bir şey kaybetmemişti.

Dış güzelliği gibi kalbi de çok güzeldi. Ablasının Türkiye’de çalışan kızının yolladığı parayla kıt kanaat geçinirken, elinde ne varsa bizimle paylaştı. Hüzünlü ama sevgi dolu bir akşam yaşatan Rana’yla Türkiye’ye döndüğümüzde buluşmak üzere sözleştik ve eşinin telefon numarasını aldık. 3 yıl sonra döndüğümüzde görüşmek üzere Rana…

Ertesi sabah bisikletleri yüklediğimiz gibi sınıra pedalladık. Sınıra vardığımızda gereksiz bazı sorular soran alakasız kişiler haricinde sorun yaşamadık; işler çok hızlı halloldu.

Türkmenistan’da 4 gün kalıp 322 km pedalladık.

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

Merhaba Türkmenistan; Karakum Çölü

Merhaba Türkmenistan; Karakum Çölü

26

HAZİRAN 2015

Gün 439 – 13071,79 km

Mary, Türkmenistan

Türkmenistan; Bölüm 1

“Şişelerimizi o suyla doldurunca gördük ki az önce kana kana içtiğim o suda, karnımda bir ağaç yetişmesi için gerekli miktarda toprak, tohum ve gübre var. ”

Hoş geldik Türkmenistan… Sınırdan itibaren sıcaklığınla sardın bizi… Bu sınır kapısı, bisikletçilerin en çok kullandığı sınır kapısı… Fakat Türk görmeye alışık olmayan sınır polisleri, Türk bulunca hemen bağırlarına basıyorlar. İşlemleri çabucak halletmemiz için herkes seferber oldu. Sadece bizimle ilgilenmesi için çok tatlı bir polisi görevlendirdi büyük patron. Bu ilgi, İran’daki gıcık sınır polisinden sonra çok net bir fark yarattı bakış açılarımızda. Ha bu arada İran’da takmak zorunda olduğum başörtüsünü Türkmenistan’daki ilk adımımda çıkardığımı söylememe gerek yok sanırım. Çölde pedallamaya başlayınca sıcaktan korunmak için tıpış tıpış geri taktım, orası ayrı…

İlk önce kayıt yaptırdık ve sonrasında herkesin ödediği kayıt parasını ödedik; 12 $. Makbuz veriyorlar. Önceden çok okuduk Orta Asya’daki sınır kapılarında fazlasıyla rüşvet döndüğünü ve bisikletçilere sorun çıkardıklarını ama şimdilik çok sıkıntı çekmeden ilerliyoruz. Ayrıca makbuz veriyorsan eyvallah, neyse vermemiz gereken, bir şekilde öderiz. Kayıttan sonra doktora göründük. Ülkeye ebola virüsü sokmak istemedikleri için ateş ölçüyorlar alnına dayadıkları bir termometreyle. Sonra da çantaları x-ray cihazına soktular ve bazılarını ‘bakmış olmak’ için açtırdılar. Bu arada bir polis memuru gelip Thorsten’in vizesinde sorun olduğunu söyledi. Biliyorduk aslında ne sorun olduğunu ama Thorsten ‘aman alırlar ya, bir şey olmaz’ rahatlığında olduğu için herhangi bir düzeltme girişiminde bulunmamıştı. Sorun, vizesinde yazılı giriş sınır kapısının burası değil de Özbekistan’dan girerken kullanılan kapı olmasıydı. Ama Tahran’dan başvurduğu için ve bisikletli olduğu için bunun çok net bir hata olduğunu anlattım. Amca da ‘ablacım’ diye konuşuyor. Canım benim ya… Uğraştı da uğraştı… Patronunu aradı, onun patronunu aradı. Cumhurbaşkanı’na kadar gitmeden durdular Allah’tan ve izin verdiler sonunda.

-Ablacım söyle bu Alman’a bir daha olursa almam bak!

-(Tabii ki içimden) Bir daha Türkmenistan’a niye gelsin o Alman be amcam?

Bu arada sınır kapısından çıkmadan oradaki tartıda bisikletleri üzerinde çantalar varken ölçtük. 5 günlük yiyecek olduğundan ikimiz de bisikletler ve bütün çantalar dâhil 66’şar kilo taşıyoruz. Benim, Nico kadar yük taşıdığımı gören Anselm ve Thorsten inanamadı bir türlü; boğdular övgüye. ‘Ay yok canım öyle demeyin utanıyorum’ falan derken içimde sevinç çığlıkları atıyordum.

Saat 9’da İran’da başlayan ve 11’de Türkmenistan’da biten çıkış – giriş işlemlerinden sonra komutanın bizi kapıya kadar geçirmesiyle 5 günde 500 km yapmamız gereken Türkmenistan macerasına başladık.

Sarakhs, bir sınır kasabası ve burada yol daha sonra birleşmek üzere ikiye ayrılıyor. Bir tanesi bütün tırların kullandığı asfalt yol, bir tanesi de başkasının bloğunda okuduğumuz yapılabilirliği olan 26 km daha kısa bir ara yol. O kısa yolu kesinlikle tavsiye etmiyorum. Sarakhs’tan sonra ertesi güne kadar hiçbir köy görmediğimiz, su bulmakta aşırı zorlandığımız, toz toprak yutmaktan helak olduğumuz ve hiçbir gölge bulamadığımız bir kısımdı. Ha asfaltı tercih etseydik o kadar tırın arasında pedallamak daha mı iyi olurdu bilemiyorum.

Bu yola girince karşımızdan gelen bir araba durdu ve içinden bir aile indi. Türkmen yöresel kıyafetleri içindeki kadın bizimle İngilizce konuştu. Meğer kendisi Sarakhs’ta İngilizce öğretmeniymiş. Bizi akşam kalmaya davet ettiler. Keşke 5 günden fazla vize alabilseydik. Maalesef kabul edemedik böyle güzel ve içten bir teklifi.

Bir süre sonra bir kontrol noktasına geldik. Polisler pasaportları alıp kontrol ederken biz de kuyudan çektiğimiz suyla mini duş alıp serinledik. Ardından bizden önce geçen bisikletçilerin kayıt defterinde yazılı adlarına baktık tanıdık var mı diye. Bizi sulayan polis arkadaşlarla vedalaştık ve başladık çöle doğru pedallamaya.

Bir günde en az 100 km gitmemiz gerektiğinden öğle sıcağında mola vermeden pedallamaya devam ettik çölün ortasında. Bu yolda su bulmanın zor olduğunu aynı blogda okumuş ve yanımıza o günlük su almıştık. Anselm ve Thorsten’i de uyarmıştık. Ama adamlar rahat olduklarından iplemediler ve fazla su almadılar. Olayın geri kalanını tahmin edersiniz sanırım. Sularını çok çabuk bitirdiler. Haliyle paylaştık. Ama bizim bir günlük suyumuzu da bitirdiler. Ve hep beraber çölün ortasında susuz kaldık. Ne olursa olsun pedallamaya devam etmeliydik. Sonunda kurbağalı bir göle geldik. Anselm ve Thorsten attılar kendilerini suya, ben de sadece kafamı ıslattım. Normalde mikrop kaparım diye yanına bile yaklaşmam bu renkte bir suyun ama beyin hücrelerim sıcakta kavruldukları için bunu düşünebilecek yetiye sahip değillerdi. Bu sırada karşıdan biri göründü kamyonuyla. Kamyonunu durdurmadan ‘o gölden su içmeyin’ deyip bize bir şişe su fırlattı. Havada yakaladık tabii ama sevincimiz sadece saliseler sürmüştü çünkü şişedeki suda yüzmeyen bir ben vardım.

Çok şükür ki biraz ileride bir tarlaya denk geldik ve adamlar bizi öyle görünce hemen çeşmenin yerini gösterdiler. Sordum tabii ki ‘içilebilir mi?’ diye ve olumlu cevabı alınca kana kana içtik çeşmeden. Sıra şişelerimizi doldurmaya gelmişti. Şişelerimizi o suyla doldurunca gördük ki kana kana içtiğim o suda, karnımda bir ağaç yetişmesi için gerekli miktarda toprak, tohum ve gübre var. Orta Asya’ya bisikletle gelip de mideyi bozmayana kız vermiyorlarmış zaten. Kaderimse çekerim, napıcan?

Suyla işimizi bitirip etrafı gözlemlemeye başlayınca daha önce hiç görmediğim traktörümsü kocaman araçlarla karşılaştık. Değerleri 1 milyon euro’dan fazlaymış. Meğer sabahtan beri pedalladığımız çölün ilerleyen tarafları hep tarlaymış. Buradaki tarla işçileri bizi çaya davet ettiler kulübelerine. Yeşil çaya kafamdan sert bir ekmeği bandırıp yedik.

Oradan ayrıldıktan sonra daha çok insanla karşılaşmaya başladık. Bir grup arabayla fotoğrafımızı çekti ve hediye olarak bir otelden aldığı diş macunu, fırçası ve sabun verdi. Elinde olan ne varsa paylaşan koca yürekli insanlar bunlar. Ya da ‘kokuyorsun, al bunları git bir banyo yap’ mı demek istiyor acaba?

Sabah 11’den akşam 8’e kadar o iğrenç yolda 93 km yapmış ve Garagum Deryasy yani Karakum Çölü’ne varmıştık. Gerçekten hepimiz için büyük başarıydı. Kalan 4 günde sınır işlemi muhabbeti olmayacağı için daha erken yola çıkıp daha fazla pedallayabileceğiz umuduyla dolmuştuk. Bütün gün boyunca karşımıza çıkan tek restoranda bunu kutlamak için dördümüze bir bira ısmarlardık. Bu, uzun zamandan sonra yasalara göre suç işlemiş olmadan içtiğimiz ilk biramızdı.

Restorandan hemen sonraki köprüden geçip nehrin öbür tarafına attık kampı ama büyük bir hataydı çünkü sivrisinek istilasına uğradık. Ateş yaktık dumanı sayesinde uzak dursunlar diye. Bu arada hayırlı uğurlu olsun; öğlen içtiğin sular, akşam mideni gıdıklar…

Sabah 7’de düştük yollara. Yolumuzun üstünde olduğunu bildiğimiz Hanhowuz Howdany rezevuarına doğru temiz olması umuduyla hızla pedalladık. Bisikletlerle gidemeyeceğimiz bir tepenin ardında olduğundan tepenin eteğinde bıraktık bisikletleri. Tırmandığımızda karşı kıyıyı göremediğimiz kocaman bir gölle karşılaştık. Kumu, deniz kabuğu, temizliğiyle bir deniz bulmuştuk Türkmenistan çöllerinin ortasında. Attık kendimizi serin sulara…

Bu sefanın ardından birkaç kilometre sonra dün hata yapıp da girmediğimiz asfalt olan M37 karayoluna ulaştık ve hemen oradaki Khozhan köyündeki bir evin kuyusundan su ikmali yaptık. Vakit kaybetmemek için para bozdurup manat almamıştık ama alsaymışız iyi edermişiz çünkü evlerden aldığımız sular çok pis ve kapalı su almamız bizim için daha hayırlı. Maalesef büyük şehir olan Mary’e gelene kadar para bozduracak yer bulmamız imkânsız.

38 km yaptıktan sonra kamyoncuların durduğu bir restoranda durduk. Dün geceden motoru bozduğum için biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Öğlen sıcağının 49 derecelere vardığı bir zamanda bu şekilde yola düşmek beni baya kötü ederdi. Anselm ve Thorsten beklemek istemediler ve devam ettiler. Beraber sadece 3,5 gün pedallamış olduk.

Burada duran kamyonculardan birisi bize kocaman bir çöl kavunu verdi. Şu anki hasta halimle yemem gereken en son şeydi ama o çöl kavunu, şeker mi şeker, karamelli mi karamelli tadıyla bana bakarken yemeden duramazdım. Evet yaptım. İshalken kavun yedim.

Yola devam etmemiz gerektiği için kendimi hala toparlayamamış olsam da 4’te tekrar yola çıktık ve 61 km daha yapıp Mary’e vardık. O 61 km’yi nasıl gittim hatırlamıyorum. Kafamı arkadaki başlığa dayadım, gözlerim yarı açık, vücudumda kalan bütün enerjiyi bacaklara yolladım. Her şeyi bırakıp bacaklarıma o kadar odaklandım ki bisikletten düşsem de pedal çevirmeye devam ederdim.

Mary bizi altın varaklı bembeyaz binaları, bomboş devasa caddeleri, Türkçe’ye çok yakın olduğu için anlayabileceğiniz sokak vs. isimleri, isim verilmediği için numaralarla anılan okul isimleri (16. lise gibi),  her yerde asılı Türkmen bayrakları ve Cumhurbaşkanı’nın resimleriyle karşıladı. Bankalar kapandığı için karaborsada para bozdurduk; 10 $. Mary’nin hemen dışındaki bahçeye attık çadırımızı.

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

Bizim gözümüzden Türkmenistan

25

HAZİRAN 2015

 

D+438 – Km 10.170
Türkmenistan

17. ülkemiz Türkmenistan’da pedalladığımız günlerden gözümümüze takılanlar… İran’dan Özbekistan’a pedallarken geçtiğimiz yüzlerce kilometre uzunluğundaki Karakum çölünde geçirdiğimiz 5 gün… 45 dereceye varan sıcaklarda pedalladığımız, ilk kez deve örümceği gördüğümüz, Türkmen kadınlarının güzelliklerinin farkına vardığımız, bilinç kaybedecek kadar hastalandığımız zorlu ve dopdolu 5 gün…
KARAKUM ÇÖLÜ

SİVRİSİNEK-SAVAR ATEŞ

REZERVUARDAN DÖNEN ANSELM
HANHOWUZ REZERVUARI KENARINDA BİR KÖYLÜ

YÜZDÜKTEN SONRA ENERJİYİZ
MERV’İN YERLİSİ

NİCO YENİ ARKADAŞ EDİNİRKEN
TÜRKMEN AİLESİ

MERV

MERV CAMİSİNDEN

DEVELERLE PEDALLARKEN

DEVELERLE PEDALLARKEN

MERV

MERV

DİLEK AĞACI

OCAKBAŞI
DÜNYANIN HAKİMİ GÖKBEN
MERV

KARAKUM ÇÖLÜNDE PEDALLARKEN

BADEM KIRMA MOLASI

ÇÖLDE KAMP
ÇÖLDE GÜN DOĞARKEN
TÜRKMEN AİLESİNE KONUK OLDUK

error: Content is protected !

Pin It on Pinterest