Dunhuang kum tepeleri ve Xian toprak askerler

Dunhuang kum tepeleri ve Xian toprak askerler

24

EYLÜL 2015

Gün 529 – 13247,50 km

Chengdu, Çin

Çin; Bölüm 3

“Dunhuang çölü, Mogao mağaraları ve Xian toprak askerlerini bir solukta bayıla bayıla gezdik. Mogao mağaraları bizi kendimizden geçirdi!”

En son yazımda gecenin köründe yolun ortasında ıssızlıkta kalakalmıştık. Yapım aşamasında olan yol sebebiyle hiç araç geçmeyeceğini düşünürken birden ‘yol olmasa da kocaman araçlarımızla nasıl ilerleneceğini biliriz biz’ dercesine bir karavan konvoyu biraz önce bizim yürüyerek çıktığımız otobandan çıktı. Gün içinde birkaç kez gördüğümüz karavan konvoyunun arkasından içi bisiklet dolu bir minibüs takip ediyordu. Bisikletçi, bisikletçinin halinden anlardı ama maalesef şu anda biz otostopçuyduk. Yine de şansımızı denemek için yollarını kafa fenerimle kestim ve çat pat İngilizce konuşan birine derdimizi anlattım ve ‘Hadi atlayın’ işaretiyle şansımızın döndüğünü anladık. Bizi kendi gidecekleri otele götürdüler ve bizim için pazarlık bile yaptılar. Bu gece de ucuz yırttık. Hatta iyi bile oldu çünkü yarın onlar da Dunhuang’a gideceklermiş.

Sabaha güzel bir kahvaltıyla başladık. Minik hazır paketlerde sotelenmiş sebzeler ve manto denen puf ekmek yiyorlar. Türk usulü tuz ağırlıklı kahvaltı olması güzel ama akşam yemeği ağırlığındaydı. Sohbet esnasında onların da planının mağarayı gezip ertesi gün 1000 km uzaklıktaki bizim de gitmek istediğimiz yer olan Lanzhou’ya gitmek olduğunu öğrendik ve plana dâhil edildik. Çok şanslıydık, taa ki bütün terslikler bizi bulana kadar. Kahvaltıdan sonra ilk önce arabalarını çok uzun süren bir bakımdan geçirdiler, ardından otobana değil de yan yola girip uzunca gidip yolun sonunun olmadığını görüp geri gelip otobana girdiler, sonrasında birinin tekeri patladı ve 2 saat bekledik. Çölün ortasında tek bekleyebileceğimiz yer bir kavuncunun çadırıydı. Haliyle kusana kadar güneşte kurutulmuş kavun yedik. Sonunda saat 3 civarı Dunhuang’a varabildik fakat vardığımızda günlük 6000 kişi ile sınırlanan biletlerin bittiğini öğrendik. Ertesi sabah 8:30’a kalmıştık. Kişi başı 220 yuan yani 31 euro bayılıp aldık biletleri. Onların bekleyecek vakitleri olmadığından mağarayı gezmekten vazgeçtiler yani bugün vedalaşacaktık. Hem 1 günümüzden, hem 1000 km’lik bir ilerleyiş hayalinin verdiği mutluluktan olmuştuk. Biletleri aldığımız yer şehrin dışındaydı. Biletleri aldıktan sonra şehre doğru devam ettik. Talihsizliklerimiz henüz bitmemişti. Bir otele gideceklerini sanırken şehri geçip kum tepelerine doğru gittik. Bu kum tepelerini duymamıştık, meğer baya turist çeken bir yermiş. Kum kayağı, motor sürüşü, yürüyüş, düğün fotoğrafı çekimleri ve daha birçok aktivite var burada… Bizim karavanlılar da bu kum tepelerinin önünde sabahlayacakmış. Kaldık mı yine ortada, kör itin öldüğü yerde! Oradaki motorculardan birinin tanıdığının bir oteli varmış ve 10 dakika sonra bizi almaya gelecekmiş. Tabiiki bu Çin 10 dakikası! 1 saat onu bekledik ve karavanlılarla vedalaşıp 1 km ötedeki hostele gittik. Evet, otel sadece 1 km ötedeymiş! Bilseydik yürürdük! Ve tabii ki korktuğumuz başımıza geldi; otel pahalıydı ve internetten bulduğumuz 2,5 km uzaklıktaki ucuz otele yürüdük. Bugün güzel haberlerle heveslerin tavan yaptığı, sonra aksiliklerle ve iletişim sorunuyla saatlerce bekleyip hüsrana uğradığımız, yani genel olarak hüsran dolu bir gündü.  Bisikletlerimizle olsak yavaş ama bağımsız ve stressiz bir süreç yaşardık. Anladık ki otostop ve başkalarına bağımlı olmak bize göre değil!

Ertesi sabah hava ağarmadan düştük yola… Şehir içinde uzunca bir yürüyüşten sonra bizi alan araç, mağara kompleksinin girişine kadar bıraktı. Bir gün ‘çantalarımızı bırakabileceğimiz bir resepsiyon olması’ gibi basit bir duruma bu kadar sevineceğimizi nereden bilebilirdik? Kaç gündür çantaları taşımak bir zulüm olmuştu!

8:30 bileti olanlar hep beraber 2 film izledik. Biri Dunhuang şehri, diğeri Mogao mağaraları hakkında… Sonra otobüslerle bu alana dâhil olan yolda 25 km gittik. Özel araçla girmek imkânsız… Yabancılar olarak, İngilizce konuşan bir rehber liderliğinde toplandık. İlk olarak içeride fotoğraf çekilmemesi konusunda uyarıldık.

Bir dağa kazılmış 700’den fazla küçüklü büyüklü mağara… Bu mağaralar yüzyıllar boyunca zenginler tarafından ibadet için kiralanmış ve el değiştirmiş ama çoğu ilk günkü renklerini koruyor. Dünyada tek kadın elbisesi giydirilmiş Buddha heykeli burada. Sebebi ise; yaptıranın çok güçlü bir kraliçe olması… Güçlü bir kraliçe olmuşsun ama adam olamamışsın, ne diyeyim ben sana?

Anayolda olmayan, uğruna uzun yollar teptiğimiz, stresli günler geçirdiğimiz Mogao mağaraları; sizin sayenizde Çin ve Budist kültürüne harika bir giriş yaptık. Umduğumdan fazlasıyla etkilendim!

Otobüslerle merkez müzeye döndükten sonra otostop maceramıza kaldığımız yerden devam ettik. 2 farklı araçla 375 km yaparak Jiayuguan’a vardık. Burada 10 kişilik son model bir minibüs durdu. Almati’den Şangay’a giden biz Kazak… Yani %80 anlaşabiliyoruz ve kendisi de bizim otobüsle Chengdu’ya devam edeceğimiz Lanzhou’dan geçiyor. Uzun kilometreleri arkada bırakınca fark ediyoruz ki arabanın GPS’i Lanzhou’dan değil Xian üzerinden geçiyor. Bu bir işaret! Xian’a gidip gitmemek konusunda kararsız kalmıştık vizemizde geriye kalan gün sayısı sebebiyle. Meğer kaderimizde yazılıymış.

Akşamüzeri bindiğimiz araçta sabah 4’e kadar adamı uyutmamak için bizim de uyanık kaldığımız ve en sonunda ısrarlarım sayesinde mola verip 2,5 saat uyuduğumuz bir garip serüven yaşadık. Ertesi gün öğlen 3 gibi Xian’a varmıştık. Şehir dışındaki benzinlikte bıraktı bizi. Burası şehre girmek için çok kötü bir nokta olmasına rağmen şanslıydık ve bir araç bizi alıp metroya kadar bıraktı. İnternetten bulduğumuz otelin yerini bulmak için epey yürüdük ama sonunda güzel bir yere denk geldik. İnternette özellikle yurtlarda kız-erkek ayrımı yapmayan otel aramış ve burayı bulmuştuk. Ama internetteki ilanda hata olduğunu ve pahalı olan 2 kişilik özel odada kalabileceğimizi söylediler. Ha oldu, bi’ zeki sensin zaten! ‘Sizin hatanız’ konseptli çingeneliğim sonucunda 4 kişilik odayı bize özel tahsis ettiler. Otele ulaşma, çalışanları ikna etme, yerleşme derken akşam olmuştu.

Ertesi günü, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki, çocukluğumdan beri görmek istediğim toprak askerlere ayırmıştık. Otelden nasıl gidileceğini öğrenmeye çalışırken oradaki bir kız çat pat İngilizcesiyle ‘beni takip’ edin dedi. Otelden çıkıp belediye otobüsü durağına geldik. Sadece otobüsü göstereceğini düşünürken, bizimle birlikte tren istasyonuna geldi. Akşam Chengdu’ya gidecek trenin biletini almamıza, eşyalarımızı bugünlüğüne depoya yerleştirmemize, savaşçılara gidecek otobüsü bulmamıza yardım etti, bir de marketten su ve meyve suyu aldı bizim için. Sonra da iyi günler dileyip gitti. Nasıl ya? Anlayamadık olan biteni… Cidden anlamadık çünkü çok İngilizce konuşamıyordu. Otelde karşılaştığımız için savaşçıları ziyarete gidecek bir turist olarak yorumlamıştık biz kendisini. Koca yüreğini de aldı gitti kız tek bir teşekküre…

Xian tren istasyonunun hemen dibindeki otobüs terminalinden toprak askerlere otobüs var. 20 km’lik yol için kişi başı 7 yuan yani 1 euro ödüyorsun. Otobüste yabancı olarak bir biz bir de sonradan tanıştığımız Macar Gabriel vardı. Gabriel’in işi, günün geri kalanında gezdiğimiz toprak askerler kadar ilginç. Henüz bitirdiğimiz ve çok beğendiğimiz ‘Lie to Me’ (Bana yalan söyle) dizisindeki ana karakterlerin işini yapıyor. Hatta şirketi, diziye yardım ediyormuş. İşi ne? Jestlerden, mimiklerden her türlü davranıştan bir kişinin yalan söyleyip söylemediğini ve hatta bütün psikolojisini analiz etmek! Tam anlamıyla müthiş!

Konumuza geri dönüyorum; Toprak askerler ya da diğer adıyla Terrakotta ordusu, MÖ 210 yılında yapılmış topraktan heykellerden oluşuyor ve ‘devletler’i bir araya getirip Çin İmparatorluğunu kuran Qin Shi Huang’ın mezarında bulunuyor. Keşfeden ise bir çiftçi! 1974 yılında keşfedilmiş olmasına rağmen kazı çalışmaları hala devam ediyor. 1500 asker gün ışığına çıkarılmışken, toprak altında hala 8000 civarında asker olduğu tahmin ediliyor. Her bir askerin yüz ifadesi farklı!

Gelmeden önce iyice araştırmış ve nasıl gezeceğimizi öğrenmiştik. Komplekste bir müze ve 3 hol bulunuyor ve eğer doğru sırayla gezmezsen hüsrana uğrayabiliyorsun. Hol 3, heykeller ve resimlerle konuya giriş yapıyor. Hol 2, hala toprak altında bekleyen askerlere ait. Hol 1 ise en ihtişamlısı çünkü şimdiye dek çıkarılmış bütün heykeller burada bir arada. Hol 1’den başlayınca turun sonlarına doğru hayal kırıklığına uğrayabiliyorsun. O sebeple müze-hol3-hol2-hol1 olarak gitmek daha verimli ve heyecanlı. İtiraf etmek gerekirse toplamına baktığımızda hayallerimde canlandırdığım sahnelerle karşılaşmadım. Biraz hüsran ve bolca kalabalık buldum. Adını hiç duymadığım Mogao mağaraları ile karşılaştırdığımda, mağaraların ihtişamı yanında bıdık askerler pek de etki yaratmadı!

Toprak askerlerden, Xian şehir merkezine dönüp Chengdu’ya gidecek trenimize bindik. Otostop çekmek çok yorucu ve stresli olduğu için ve ayrıca Çin’de tren tecrübemiz de olsun istediğimiz için treni seçmiştik. Çin’de trenlerde 4 farklı koltuk çeşidi var; yumuşak ve sert koltuk, yumuşak ve sert yatak. Bilet alırken hangisini istediğini belirtiyorsun. Biz yumuşak koltuk seçtiğimizi sanırken, kalkışa 10 dakika kala yanlışlıkla sert koltuk aldığımızı anladık. Çünkü farklı kapılardan geçiş yapıyorsun. Ama trene bindiğimizde gördük ki sert koltuklar, bizim Türk trenlerindekiyle aynı. Metal falan sanmıştık; süngermiş. Yumuşak koltuklar kuş tüyünden sanırım! Aldığımız sürüsüne bereket abur cubur ve birkaç bölüm ‘Mad Men’ ile 21 saatlik tren yolculuğumuzu gayet güzel atlattık. Lama gibi oraya buraya tüküren Çinlilere rağmen!

Chengdu’da Couchsurfing’den bulduğumuz bir evde kalacaktık. Ama ilk iş, Kaşgar’dan trenle yolladığımız bisikletlerimizi almaktı. Birkaç gündür bizi bekleyen sevgili bisikletlerimizin bulunduğu depo, hemen istasyonun yanındaydı. Bu uzun yolculuktan tek hasar, su şişemi koyduğum kafesin kırılmış olmasıydı. Yenisini almamız gerekecek; tamir edilecek gibi değil. Ama kadrosunu kıranların hikâyelerinden sonra çok da büyük bir sorun değil!

Kuzeydeki tren istasyonundan, güneydeki kalacağımız eve gitmek neredeyse 2 saatimizi alınca ne kadar da büyük bir şehre vardığımızı anladık! Ev sahiplerimiz Sırp Nick ve Nenad, Hong Kong’lu Elise… Beyler, otostopla dünya turu maceralarına 1 yıllığına ara vererek burada İngilizce öğreterek para kazanmaya karar vermişler. Elise ise Çince-İngilizce çeviri ve kısa dönemli işler yaparak para kazanıp dünyayı geziyor.

Chengdu’da birkaç gün kalıp Tibet platosuna doğru pedallamaktı planımız ama Nick ve Nenad ile geçirdiğimiz birkaç günden sonra Chengdu’da 1 yıl yaşamaya karar verdik. Bu karar öyle tek cümleyle anlatılmaz. Kısmetse başka yazıya…

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

 

Çin’de otostop çekmek

Çin’de otostop çekmek

16

EYLÜL 2015

Gün 521 – 13227 km

Xinhe, Çin

Çin; Bölüm 2

“…bütün çabamıza rağmen 5 dakika sonra bir polis arabasındaydık! Geldiğimiz yeri görünce ürperdik, burası bir polis istasyonuydu! Çin’de otostop çekmek…”

1,5 yıldır bisikletle seyahat ettikten sonra bir süre de olsa otostopla yola devam edecek olmak tamamen farklı bir tecrübe ve heyecan. Tabii ki hayatımızda daha önce otostop çekmişliğimiz var ama Çin gibi tamamen farklı bir ülkede yapacak olmanın şapşallığı var.

Kaşgar’da geçirdiğimiz 6 geceden sonra kaldığımız hosteldeki tecrübeli arkadaşlardan aldığımız tüyolarla karton kutulardan kestiğimiz parçalara güzergâhımızdaki bazı ana şehirleri yazdık. Havaalanına giden belediye otobüsüne binip şehrin dışına çıktık. Biraz yürüyünce anayola vardık. Kısa sürede bir araba durdu. 30-40 km gidecek olsa da bindik. Uygurların yaşadığı Sincan bölgesinde olduğumuzdan dil olarak az da olsa anlaşabiliyoruz.

Otobana paralel giden ek bir yol var bütün bölge boyunca. İşte bu yol bizi zorlayacaktı çünkü o yolda araç sayısı az ve köyden köye gidiyorlar. Yani her bir araçla çok kısa mesafe kat edebiliyoruz. İlk arabanın bizi bıraktığı yerde çitlerden atlayıp otobana geçip orada devam ettik otostopa. Çok beklemeden duran arabayla 200 km yaptık ama sonunda otobandan çıkıp da bir köyde durunca otobana geri yürümek zorunda kaldık. Sıradaki aracımız olan meyve-sebze kamyonetiyle 250 km yaparak Aksu şehrinin girişine vardık. Araç bizi burada bıraktı ama biz anayola yürüyene kadar geri gelip tekrar aldılar ve 30 km daha götürüp şehir çıkışına bıraktılar ki şehirden çıkan araçlarla olasılığımızı arttıralım. Canlarım benim…

Karşımıza minibüsleriyle seyahat eden bir aile çıktı. Yayıla yayıla 200 km yaptık. Kendi köylerine gidiyorlardı ve hava kararmıştı. Yolculuk esnasındaki sıcak sohbet dolayısıyla gece için bizi evlerine davet edeceklerini düşünmüştük ama maalesef öyle olmadı. Anayoldan çıkıp köylerine dönüp bizi bir benzin istasyonunda bıraktılar. Gün boyunca güzelce yaklaşık 690 km ilerlemiş ama gün sonunda çuvallamıştık. Yanımızda çadır ya da tulum yoktu çünkü eşyaları trenle yollarken planımız otobüsle Chengdu’ya gitmekti. Benim matım vardı kutuya sığdıramadığımız için yanımıza aldığımız. Benzin istasyonuna sorduk bizi ağırlayabilecekler mi diye. Elektrik odası gibi bir yer gösterdiler ve yemeklerine davet ettiler. Her şey süper ilerliyor derken, orada çalışan kızlardan biri arkadaşlarını çağırdı mekânındaki turistleri göstermek için. Gelenlerden biri genç bir polisti. Uygur bölgesi, Çin’in geri kalanı gibi kafana göre gezebileceğin bir yer değil! Hükümet elinden geldiğince turistlerle Uygurların iletişimini kesmeye çalışıyor. Mesela turistler sadece kayıtlı otellerde kalabiliyor. Öyle her kafana esen otelde kalamazsın. Ee durum böyle olduğundan  polis görünce geriliyoruz. Biraz muhabbetten sonra genç polis gayet iyi niyetle bizi ‘bir yerdeki yatağa’ götürmek istedi. O yerin ne olduğunu anlayamadık. ‘Gerek yok’ desek de bütün çabamıza rağmen 5 dakika sonra bir polis arabasındaydık! Geldiğimiz yeri görünce ürperdik, burası bir polis istasyonuydu!

Varır varmaz bizi nöbetçi odasına götürüp yatağı gösterdi ve çıktı. ‘Vay be telaşa gerek yokmuş’ derken patronuyla birlikte çıkageldi. Bu adam da Çinliydi. Yemek getirtti odaya bizim için. Ama burada kalmamızın uygunluğu konusunda endişeleri vardı ve İngilizce konuşan birini getirtti! Bu kadın 10 yıl öncesine kadar İngilizce öğretmeniymiş ama evlenince bırakmış ve şu an sıfıra yakın bir İngilizcesi var. Türkçe-Uygurca daha iyi anlaştık yani öyle deyim. Gece 12’ye kadar boşuna beklemişiz gelmesini. Sonuç olarak bize söylenen; bu kasabanın liderinin (!), kasabayı bize daha güzel tanıtmak istemesi sebebiyle bizi otele yerleştireceğiydi. Artık yorgunduk ve olaylar kontrolümüzden çıkmıştı. Paramız olmadığını defalarca vurgulayarak ‘ücretsiz kalacaksınız’ cevabını almıştık ve sonunda bizi son model bir minibüse bindirdiler. ‘Bu da otostop sayılır mı?’ diye aramızda şakalaşa şakalaşa ilerledik.  Kasabadan biraz daha ilerideki Xin He şehrinde 5 yıldızlı bir otelin kapısına getirdiler. İçerden çıkan kadınların kıyafetinden yıldızların ayık kafayla verilmediği anlaşılıyordu. Burada da bu şehrin polisini bekleyip gece 2’yi ettik. Sonunda nazik kasabalı polisler bizi agresif şehirli polislere devrettiler. Vahşi şehirli polis, ilk önce çantalarımızı açtırdı sonra çantalarımızı gece lobide bırakmamızı emretti. Suratımızdaki ‘yok artık’ ifadesini görünce geri adım attı ama bu sefer de pasaportlarımızı sabah geri vermek üzere alıp resepsiyona verdi. O şaşalı otele değil de hemen yanındaki otelimsi yere yerleştirdiler bizi. Olanların üzerine düşünecek takatımız kalmamıştı ama yinede kameradaki fotoğrafları boşalttık. Sonra da vurduk kafaları yattık. Ama macera bitmemişti.

Sabah sözleştiğimiz gibi resepsiyona gidip pasaportlarımızı istedik. Odanın parasını ödeyince vereceklerini duyunca ağzımız açık kaldı. Nasıl yani? En 30 kere ücretsiz olacağı söylenmişti. O sırada Uygur kadın polisle, Çinli erkek polis geldi. Uygur kadın polis, Türk olduğumu duyunca sevindi ve muhabbete başladı ama olayın detaylarını öğrenince ilk çirkefleşen de o oldu. Laf atışmaları, konsolosluğu arama girişimleri ve yoğun bir gerginlikle birlikte haddi ve izni olmadan çantalarımızı açıp para aramaya başladı. Artık o noktada verdik istenilen 85 yuanı. Allah’tan da belalarını sesli bir şekilde diledim. Bunu anlayınca kızardı bozardı ama geri adım atmadı. Burada bir kez daha Allah’tan belasını diliyorum. Parayı verir vermez polisler bastı gitti. Olay paramız olması ya da olmaması değil; biz bir şekilde başımızı sokacak bir yer bulmuş olmamıza ve paramız olmadığını söylememize rağmen bizi zorla ve yalan söyleyerek otele yerleştirdiler.  Üzerine bir de biz yalan söylüyormuşuz gibi hayvanca davrandılar. Çin’e gelirken o kadar çok kişi uyarmıştı ki bizi; ‘Çinliler hiçbir şeye hayır demez, kafa sallayıp, gülümserler sırf yüzlerini kaybetmemek için’ . ‘Yüz kaybetmek nedir ya?’ deyip çok umursamamıştık ama bizim de başımıza gelen bu; akşam ‘he he’ deyip, sabah 90’dan gol attılar pislikler. Çin’e hoş geldik!

Otelden çıkıp şehrin dışına yürüyüp bir araç bulduk. Tüm gün bir kaç araç değiştirerek Kucha’dan Turpan’a kadar 730 km yol geldik. Son araçla epey yol kat ettik ve kalacağımız hostelin önüne kadar bıraktılar. ‘Ne kadar iyiler’ diye düşünürken son anda para istedi şoför. Zaten sabahtan sinirlerimiz tepemizde, bir sen eksiktin! Ama iplemediğimizi görünce ısrar etmedi. Şansını denedi aklınca…
Turfan’da White Camel Youth Hostel’de kaldık. Zaten çok da bir opsiyon yok. Burada da şöyle bir durum var; 2 kişilik odalar dolu, yurtlar kız-erkek ayrı. Normalde bu tarz gençlik hostellerinde böyle bir ayrım yapılmaz. Kaşgar’da böyle bir ayrım yoktu mesela. Ama Çin’in genelinde ayrım olduğunu sonradan öğrenecektik. Biz de girişteki divanda, herkesin ortasında kişi başı 30 yuan verip uyuduk.

Ertesi gün dinlenmeye karar verdik çünkü çok stresli ve yorucu 2 günü geride bırakmıştık. Turfan -155 m ile dünyanın en derin 2. kara noktası… En derini İsrail’deymiş. Burada yılda 2-3 kere meyve-sebze alınabiliyormuş. Hatta bizdeki ‘turfanda’ kelimesi buradan geliyormuş! Çin’deki en uzun minare buradaymış. İçine girmeye gerek yoktu, dışarıdan görülecek kadar uzundu. Sanırım şehir gezmekten yorulmuşuz, biz bisiklet üstünde daha iyiyiz…

Ertesi gün, belediye otobüsüyle şehir dışına çıktık. Elimizi bile kaldırmadan bir araç durdu ve bizi yol üstündeki ‘Flamming mountains’ a kadar götürdü. Gökkuşağı dağı… Renkli toprakları sayesinde birçok turist çekiyor ama Tacikistan ve Kırgızistan’ın harika doğasından geçip geldiğimiz için fotoğrafını çekme gereği bile duymadık! Ardından birkaç araba değiştirerek devam ettik. Amacımız Dunhuang’daki Mogao mağaralarına ulaşmaktı. Duran araçlardan biri çok yavaş bir kamyonet olunca epey vakit kaybettik. En son araç ise üzüm kasalarıyla dolu başka bir kamyonetti. Arka koltukta, yarım kişilik yerde, uyuşan bacaklarımı açmak için 5 dakikada bir pozisyon değiştire değiştire 330 km yol gittim. Ama üzümler şahaneydi…

Dunhuang sapağına vardığımızda hava kararmıştı. Işıkların çalışmadığı, karanlık bir noktada üzüm kamyonetinden indik. Normalde burada direk Dunhuang’a giden kocaman bir yol olması gerekiyordu. En azından harita öyle gösteriyordu. Epey yürüdükten sonra otoban çıkış gişelerine geldik. Birkaç polis görünce kalacak yer sormaya bile yeltenmedik. Yürüyüp devam ettik. Kimse ‘Otobana nasıl yürüyerek girebildin?’ demedi. Haritada olan yol aslında yapım aşamasındaydı ve bu sebeple kimsenin geçmediği bir garip yerde gecenin bir köründe kaldık dımdızlak.

Heyecanı burada kursakta bırakıp sıradaki yazıya saklıyorum.

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

Nihao Çin

Nihao Çin

16

EYLÜL 2015

Gün 520 – 13227,41 km

Kashgar, Çin

Çin; Bölüm 1

“Çin sınırına girince pasaportlarımızı alan eleman, benimkini görür görmez kayboldu. Sonra üst rütbeden olduğu belli olan bir elemanla geri döndü.”

Çin’e Kırgızistan’la olan Irkeshtam sınır kapısından girdiğinizde, girdiğinizi sansanız da aslında bir türlü Çin topraklarına ulaşamıyorsunuz. 30 aşamalı kontrolden geçmek için hazırlanın. Hele bir de Türk iseniz ve Uygur Türklerinin olduğu bu bölgeden girmek istiyorsanız sabır taşınızı çatlatmamak için savaşmanız gerekecek! Benimki de çatlayayazdı!

İşte başımızdan geçenler: Sınırdan girince pasaportlarımızı alan eleman, benimkini görür görmez kayboldu. Sonra üst rütbeden olduğu belli olan bir eleman ve yaverleri, elinde bizim pasaportlarla geri döndü. Emri üzerine bisikletleri gösterdiği yere çekip, bütün çantaları dizdik bir masanın üzerine. Biz dizerken tek bir asker dışında hepsi gitti. Dayanamadılar tabi ardı arkası kesilmeyen çanta sürüsüne… Son kalan eleman epey dikkatli baktı hepsine ama bilgisayar açtırma, ilaçlara itiraz etme gibi şeyler olmadı. Aslında kontrol eden asker Uygur’du ve aynı dili konuşabildiğimizi anlayınca olay tatlı bir hal aldı.

Aslında burası gerçek sınır kontrolü değil. Eskiden öyleymiş. Yıkık dökük bina yığınlarından anlıyoruz. Gerçek sınır kontrolü olan Ulugchat buradan 150 km uzaklıkta ve Çin vatandaşları da dâhil herkes, bu 150 km’yi arabayla geçmek zorunda. Kesinlikle bisikletle geçmeye izin yok. Bu 150 km ise dış dünyayla bağlarını koparmaya çalıştıkları Uygur köyleriyle dolu!

Sınırda taksiler bekliyor. Pazarlığını yapıp gidiyorsun. Çin büyük bir ülke ve bu sebeple doğusuyla batısı arasında saat farkı var. Tüm ülkede yasal yerler, Pekin saat dilimine göre çalışıyor. Ama bu bölgede halk Kırgızistan ile aynı saat diliminde yaşıyor. Biz esas sınıra ulaşana kadar orası kapanacaktı. Şimdi de nerdeyse akşam olduğu için taksi sayısı azdı ve pazarlık şansı da azalıyordu. Bu sebeple burada kalmaya ve sabah bir taksi ayarlamaya karar verdik. Yukarıda da yazdığım gibi, burası yıkık dökük binalardan oluşan eski sınır kasabası. Her yer çöplük. Doğru dürüst restoran ya da hotel yok. Olandan da hayır yok. O yüzden çadırımızı cam kırıklarının arasındaki bir düzlüğe attık. Ama burası öyle bir yer ki her an bir yerden bir azılı katil çıkacakmış hissi uyandırıyor insanda…

Sabah uyanınca taksilerden biriyle pazarlığa tutuştuk. Nereye kadar indirebileceğimizi biliyorduk çünkü bizden birkaç gün önce buradan geçen Çinli bir bisikletçi arkadaş bize bilgi vermişti. 2 kişi ve 2 bisiklet için pazarlık 600 yuanda başlayıp, 300 yuanda son buldu. Pazarlık tamamlanınca polisler pasaportlarımızı taksi şoförüne verdiler. Bisikletleri jeepin arkasına koyduktan sonra düştük yollara. Çin’in batısını görmek için yolculuğa çıkan ve çatpat İngilizce konuşan 2 Çinli genç de aramıza katıldı. Normalde Çinlilerle aynı araca binmemiz yasak ama şoför çakaldı. Bunları ileride askerlerin göremeyeceği bir yere yollamış önceden, geçerken aldık.

Ulugchat’a varınca şoför pasaportlarımızı polise verip, bizden parasını alıp ayrıldı. Bir cümlede yazıverdim bu kısmı ama yok kur farkıydı, yok bıdıbıdıydı diyerek başta anlaştığımız fiyatı artırmaya çalıştı ama tabiiki başarılı olamadı. Pazarlık savaşını kazandık derken içeriden gelen elemanın ‘Türk gelsin’ cümlesiyle irkildik. ‘Eee şey benim beyim vardı. Niye sadece ben? Napıcaksınız bana?’  diyerekten tırıs tırıs girdim içeri. Beni içeri çağıran eleman Uygur Türkçesiyle konuşuyordu ve bir Çinli polisin sorularını tercüme etti bana. Sorular;

  • Neden Çin’e geldiniz?
  • Nerede yaşıyorsunuz? gibi mantıklı sorular ile başlayıp,
  • Neden Fransız ile evlendin? Fransız vatandaşlığın var mı gibi yönlendirici sorularla devam etti.

Sorguluyorlardı ama çıkabilecek olumsuzluklarla baş etmeye niyetleri olmadığı her hallerinden belliydi. Yönlendirici soruların sebebi de buydu. Ruhunuz tembel oğlum! Duymak istedikleri şey Türk misyonerliği yapıp yapmadığımdı ve bir Fransızla evli olmam açık bir şekilde rahatlattı sorgucularımı. Sorgulama bitince bütün çantalarımızı X-ray’den geçirip işlemimizi tamamladık.

Nihao Çin! Hemen sınırın çıkışında sağdaki binada çeşitli dükkânlar, restoranlar ve dövizci vardı. Yanımızdaki dolarların bir kısmını yuana çevirtip girdik bir lokantaya. O ünlü pirinç tarlalarından hala binlerce kilometre uzakta olsak da ‘burası Çin, burada pirinç yenir’ deyip pilav siparişi verdik. Tabii bizimki gibi sade değil pilav; kavurma, havuç vs. var içinde. Sınırın dibinde olduğumuz için pahalı bir yemekti ama olsun, yeni ülkemize giriş kutlaması olduğu için sıkıntı değil!

Ardından bisikletimize atlayıp düştük yollara… Çok uzunca bir süre ıssızlıkta pedalladık, çok da sevdik. Sincan bölgesi boyunca kontrol noktalarının olduğunu biliyorduk ve birine denk geldik. Pasaportları alıp bir deftere bir şeyler kaydediyorlar. Uzun sürmedi.

Akşam 5’te Kızılsu’ya vardık. Bütün gün pedalladığımız ıssızlık kendini birden her yerden fırlayan yüzlerce motora bıraktı. Daha geçen hafta, haftada 1 insan görüyorduk. Zor adapte olunacak bir değişim… Evler yola çok yakın, bir ev bitince sıradaki eve kadar çok sık dikilmiş ağaçlar var. Kamp alanı bulmak epey zorladı bizi. Pamir ne güzeldi; her yere atabiliyorduk çadırımızı… Köy sonundaki evden su isteyip daldık minik bir yoldan içeri ve sonunda insanlardan ve motorlardan uzakta bir alan bulabildik kamp atacak.

Kaşgar’a çok uzak değildik. Sabah 34 km’de erkenden Kaşgar’a varınca eski şehrin merkezinde biraz dolanıp ünlü Iydgah camisinin önünde her bisikletçinin yaptığı gibi fotoğrafımızı çektirip, yine bisikletçilerin tercih ettiği Old Town Youth Hostel’e yerleştik. Yurtta, ranzada kalmak için kişi başı 35 yuan ödüyoruz. İran’dan beri yer yer karşılaştığımız İrlandalı Alex ve Tacikistan Khorog’da karşılaştığımız Hollandalı Yan da burada.

Kaşgar’da 6 gece kaldık çünkü Çin’de 3 aylık vizemiz olmasına rağmen bu kocaman ülkenin neresinde pedallamak istediğimize karar veremedik. En sonunda bisikletleri trenle Chengdu’ya kargolayıp, kendimiz otostop çekmeye karar verdik. Parametreler neydi bu kararı verirken?

Tibet’e girmek için çok çılgın izinler gerekiyor. Bu izinleri alsak bile arkanızdan sizi arabayla takip eden rehberinizin kontrolünde pedal çevirmek zorundasınız. Fakat Tibet platosu bu bölgeye dâhil değil ve Tibet kültürünü yaşamak için harika bir yer. Aşırı dağlık ve yüksek olması sebebiyle yavaş ilerleyeceğimiz ve bütün vizemizi kullanmak zorunda olacağımız bir yer. Başlamak için ise Chengdu en iyi konum. Bu sebeple trenle Chengdu’ya geçmek en mantıklı karar olacaktı. Okulların açıldığı dönem olması sebebiyle tren trafiği yoğundu ve bisikletler ve biz ayrı trenlerde gitmek zorunda kalacaktık. Yanımıza alacaklarımız hariç, bütün çantaları 2 büyük kutuya yerleştirdik. Bisikletleri paketlemedik çünkü taşımaktansa ittirmeyi tercih ettiklerini tecrübe eden arkadaşlardan öğrenmiştik. Hostel çalışanlarının telefonuyla tren şirketi kocaman bir minibüsle hostele gelip her şeyimizi araca yükledi. Biz de onlarla tren istasyonuna gittik. Kutuları X-ray’den geçirip beğenmediklerini çıkarttırıyorlar; yanıcı ve kesici şeyler, kırılma ihtimali yüksek parçalar. Bizimle birlikte bisikletlerini yollayan arkadaşların kemanını almadılar mesela. Yanıcı kesici eşyalar anlaşılabilir fakat kemanı almamak, sorumluluktan kaçmak aslında… Kargo sahibi belirli riskleri alıp koymuş o kemanı o kutuya, sana ancak sesini çıkarmadan kutuyu onaylamak düşer.  Neyse bizim kutuda sıkıntı çıkmadı çünkü zaten riskli parçaları çıkarmıştık. Ödeme, kilo ve kilometreye bağlı yapılıyor. Bisikletler tartılmadan direk 25 kg olarak sayılıyor. 2 bisiklet, 45 kiloluk kutu için Kaşgar-Chengdu arası 589 yuan yani 263 TL ödedik. İlk başta daha fazla söylediler ama tecrübeli arkadaşlardan bu fiyata sigortanın dâhil olduğunu ama herhangi bir aksilik olduğunda zaten üste çıkıp zararı karşılamayacakları için sigorta yaptırmanın anlamsız olduğunu öğrenmiştik. Sigortayı çıkarınca epey fark oldu. Chengdu’ya 7 gün içinde ulaşacağını ve oradaki depoda 3 gün ücretsiz tutulabileceğini öğrendik. 10 günlük bir gezme süremiz olacaktı Chengdu’ya kadar. Bu sebeple tren ya da otobüsle değil de buraların tadını biraz daha çıkarabilmek için otostopla gitmeye karar verdik.

Tabiiki sadece bu kararı vermek için 6 gece geçirmedik Kaşgar’da… Orta Asya’da çeşitsizlikten kurumuş midelerimizi şenlendirdik ünlü ‘Night Market’te… Ünlü pazarına ve hayvan marketine gittik. Eski şehrin sokaklarında kaybolduk.

Ben durayım da resimler konuşsun…

Polislik olma maceramız sıradaki yazıda! Otostop çekmek bize göre değilmiş arkadaş!

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

Elveda Orta Asya

Elveda Orta Asya

29

AĞUSTOS 2015

 

Gün:503 – 12991 km

Oş, Kırgızistan

Kırgızistan, Bölüm 3

Oş, yaklaşık 1 aylık zorlu Pamir’in yorgunluğunu atacağımız, Çin’e fiziksel ve psikolojik olarak hazırlanacağımız, midemize bayram vereceğimiz ve en önemlisi Orta Asya’ya veda edeceğimiz önemli bir şehir… Oş’da bir hafta kadar dinlenmeye karar vermiştik. Bir hafta 9 güne çıktı. Çin vizemiz başlamayacak olsa daha da kalırdık. Kaldığımız o günleri iyi değerlendirdik.

Daha önceden duyduğumuz en ucuz olan yerde; Bayana Guest House’ta kalacağız. Gerçekten ucuz; 2 tane çift kişilik yatak olan bir odada kalıyoruz. 2 katlı evin alt katı bize ait. Banyo ve mutfak bize ait ve kişi başı 300 som yani 5 dolar.

Otelde, Tacikistan’ın en yüksek geçidine beraber tırmanırken hemoroidi azıtan ve oradan arabayla devam etmek zorunda kalan İtalyan bisikletçi Mirko ile karşılaştık. 5 gündür buradaymış. Doktora gitmiş ve yeni yeni yürümeye başlamış. Yazık be! Bir bisikletçinin başına gelebilecek en zorlu hastalık!

Otele yerleşir yerleşmez, polis ofisine gidip her Türk vatandaşının olduğu gibi benim kaydım için gerekli kâğıdı alıp otele gittik. Otelin bu kâğıdı doldurması ve damgalaması gerekiyor. Doldurunca polis ofisine geri götürdük. Polis 50 som istedi. Bu paranın rüşvet olduğu adamın her halinden belli oluyordu. ‘50 yok, 20 versek olur mu?’ deyince hiç ses etmeden kabul etti. Gerçekten de yanımızda para yoktu çünkü daha bozdurmamıştık. Bu son işlem değildi, başka bir yere daha gidip onaylatmamız gerekiyordu fakat mesai saati bittiği için, ertesi günlerde 3 günlük tatil olduğu için haftaya götürecektik. 3 gün sonra tarif edilen yere gittiğimizde, başka yere gönderdiler, sonra başka yere ve en son da ilk gittiğimiz polis ofisine… Oradaki adam ‘aa 2. damgayı da biz vuruyoruz, arkadaş sizi niye başka yere göndermiş ki?’ deyince cinler attı benim tabii. Üzerine bir daha rüşvet istendi ama kulaklarımdan çıkan dumanı görünce geri adım attı eleman. Rüşvetimizi vermeden çıktık.

31 Ağustos, Kırgızistan’ın Rusya’ya karşı bağımsızlığını kazandığı gün ve bizim bayramlarda olduğu gibi şehirdeki bütün okulların öğrencilerinin garip kıyafetlerle yürüdükleri bir geçit töreni yapıyorlar. Başbakan gelmiş Bişkek’ten. Konuşmasının ardından gençler Başbakanın önünde eski Türk danslarını yapmaya başlayınca bir gazeteci edasıyla koruma polisinden sıyrılıp Başbakan’a 2 metre mesafe kalıncaya kadar yaklaştım. Onun fotoğrafını çekeceğimden değil, onun açısından görüntü daha iyi olduğundan… Biraz fotoğraf çektikten sonra sanırım bir gazeteci coolluğu ile değil de daha çok ibiş gibi ortalarda dolandığımdan olsa gerek yaşlı bir polis amca yüzündeki sırıtışla yanaşıp kışkışladı beni halkın arasına.

Oş’un aradığın çoğu şeyi bulabileceğin kocaman bir pazarı var. Bisiklet yedek parçalarının olduğu bir kısım da var. Tüm bir günümüzü bu pazarda geçirdik. Onun haricindeki günlerde kendimize mahsus mutfağımızda değişik yemekler pişirdik. Bir gün ördek bile pişirdik!

Tacikistan yazılarımı okuyanlar, Nico’nun direksiyonunu kırdığını hatırlayacaklardır. Oş’a kadar minik bir tamir hamlesiyle gelen Nico, burada yeni bisikletine kavuştu. Çek Cumhuriyeti markası AZUB, hiçbir ücret ödemeden Nico’ya yeni bir gövde göndermeyi kabul etmişti. Çek’den Bişkek’e kolayca gelen bisiklet, Bişkek’ten Oş’a bir türlü gelemedi. AZUB’un Çek DHL ile, bizim Kırgızistan DHL ile yazışmalarımızın ardından, Oş’a kesinlikle yollamayacağını söyleyen DHL’ye sinirlenen Nico, 12 saatlik yolculukla Bişkek’e bisikletini almaya gitti. Bişkek DHL’ye vardığında ‘aa biz sizin kargoyu bu sabah Oş’a yolladık’ cevabını alınca sinir küpü olarak Oş’a geri döndü. Kısaca yazsam da Oş’daki kalışımızı uzatan sebep aslında buydu. Sonunda Oş’da bisikletine kavuşan Nico, bütün her şeyi bir araya getirmek için 1,5 gününü harcadı. Ben de eş zamanlı olarak kırık bisikleti Türkiye’ye göndermek için epey mesai harcadım. Gerzek DHL ile ve onun rüşvetçi çalışanları ile eski bisikleti Bişkek’e göndermeyi başardım. Oradan da hiçbir kargo şirketine muhtaç olmadan, dostlarımızın yardımıyla, Türkiye’ye göndereceğiz.

Bu kadar stresin arasında bir de Ermenistan’dan beri aylardır beraber pedalladığımız Charlotte ve Eric ile vedalaşmak durumundayız. Charlotte’un ablası evleneceği için 1 aylığına Fransa’ya gidiyorlar. 1 ay sonra onlar buraya döndüğünde biz çok uzaklarda, Çin’de olacağız. Beraber son günümüzde, bir Türk kahvaltısı donattım gençlere. Yoldaşımız, sırdaşımız, gülücüğümüz, gözyaşımız, Canımız ciğerimiz Charlotte ve Eric; elveda!

Bizim Bayana Guest House’ın yanında bisikletçiler tarafından tercih edilen başka bir Guest House daha var; Tes Guest House. Birkaç gün önce beraber pedalladığımız Lindalar bizden bir gün sonra gelip oraya yerleştiler. Daha ucuz olduğu için bahçede çadırda kalıyorlar. Bizimkine göre biraz daha pahalı. Ucuzluk tercih edenler bizim kaldığımız Bayana Guest House’a gelebilir ama şöyle bir durum var; bu sene bu rotada pedallayan arkadaşların çoğu bizim gibi Tahran’da 3 aylık Çin vizesi aldı. Bu vize, aldığımız günden itibaren 3 ay içinde başlıyordu ve hepimiz bu 3 ayı İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’da harcadık. Maalesef Kırgızistan’a vakit kalmamıştı. Pamir’in yorgunluğunu atmak için Oş’a gelen ama Kırgızistan’ın daha da kuzeylerine gitmek istemeyen çoğu bisikletçi bu rotayı geri gitmek için taksi kiralıyor. Biz de arkadaşlarımız gibi taksi kiralamaya karar verdik. Taksicilerin olduğu yere gidip Türkçe-Kırgızca konuşarak işimizi kolayca halletmiştik. Bizi alacağı günden 1 gün önce kesinleştirmek için telefonla aramamız gerekiyordu fakat telefonda anlaşacak kadar anlamıyorduk birbirimizi. O sebeple hostelin İngilizce konuşan sahibine arattım. Telefonda konuştuklarını az çok anlıyordum. Ve hostelin sahibi ‘gelmeyin, iptal ettiler’ dedi taksicimize. Nasıl yani? Telefonu kapatınca da bana dönüp ‘İşi çıkmış, gelemeyecekmiş, ama endişelenmeyin, bizim tanıdığımız taksici var.’ dedi. Pislikler sizi! Aklı sıra parayı kendi tanıdığına yedirecek. Çok sinirlendik ve tabiiki kabul etmedik. Taksicilerin olduğu yere gidip kendimiz başka taksici bulduk. Saati de kesinleştirdik ki aramamıza gerek kalmasın. Böyle işte; hala ‘ben bu hostele giderim’ diyen varsa kendi bilir.

Oş’dan Sarıtaş’a tuttuğumuz araca her şey dâhil 40 ödedik. Şoför amca çok tatlı ve yardımsever çıktı. Oş’dan bu tarafa daha önce hiç gelmemiş. Her 5 km’de bir ‘wow harika’ deyip durdu rengârenk toprakları, dağları tepeleri, karlı geçidi görünce. Karlı geçit demişken; geçen hafta burada pedalladığımızda hava harikaydı, her yer yurt ve hayvan doluydu. 1 hafta içinde herkes toplamış pılısını pırtısını. Geriye sadece yurtların aylardır ezdiği çimenlerdeki yuvarlak iz kalmış. Hüzünlü bir tabloydu. O güzel ve dolu halinde buralarda pedallamış olduğumuz için şanslıyız!

3 saatlik araba yolculuğumuzun ardından, 1 hafta önce Tacikistan’dan gelip de doğuya Çin’e doğru değil; kuzeye Oş’a doğru devam ettiğimiz yol ayrımına vardık. Eşyaları boşalttıktan sonra çılgın rüzgârın, yağmurun ve hatta bazen de dolunun (7 Eylül) ortasında pedallamaya başladık. Tacikistan’ın 4000 metrelerinde her ne kadar aklimatize olmuş olsak da 1000 m yükseklikteki Oş’da geçirdiğimiz 1 hafta içinde tüm aklimatizasyonumuzu kaybetmiştik. Taksiyle çat diye 3200 yüksekliğe çıkıp da pedallamaya başlayınca epey zorlandık tabii ki. Doğanın görsel şovu, zorluğu biraz da olsa sönümlüyordu fakat yine de çok fazla ilerlemeden 17 km içinde durduk. Zaten akşam da olmuştu.

Bütün yurtlar gitti demiştim ama geriye bazı karavan-konteynır karışımı yerleşkeler kalmıştı. Issızlığın ortasına değil de onların yanına çadırımızı kurup Kırgızistan’daki son gecemizde bu ülkenin güzel insanlarıyla olmak istedik. Çadırımızı kurduktan sonra konteynırlarına çaya davet ettiler. Sobayla ısıtılan konteynırda çay keyfi paha biçilemezdi, özellikle dışarıda dondurucu soğuk olunca… Evin kızı Nurzada’nın hemen önümüze getirdiği yak sütüyle yapılmış yağ, yumuşacık ekmek ve sarımay (daha sarı tereyağ) da cabası…

Son Kırgız misafirliğimize istemeye istemeye veda edip de çadıra döndüğümüzde yemek yaparken ocak bozuldu. Üzerine bir de çadırın iç tentesinin fermuarı bozuldu. Zaten Nico’nun ön tekerinden bütün gün ses geliyordu. Yettiniz be! Tek tek gelseydiniz keşke! Neyse, yarın yeni bir gün…

Gece boyunca yağan kar karşıki dağları örterken, bizim çadırın üstü sadece biraz donmuştu. Çadırı toplarken bu sefer de yan konteynıra kahvaltıya davet edildik. Buranın oğlu Bayrambek harika bir kahvaltı hazırladı bize.

Kahvaltıdan sonra herkesle vedalaşıp 3500 metredeki geçide doğru tırmanmaya başladık. Bugün de aşırı rüzgâr vardı. Aklimatizasyon eksikliğimizi çok yoğun bir şekilde hissettik geçide varana kadar. Geçit sonrası, çılgın bir inişle kontrol noktasına vardık. Buradaki kontrolden sonra inişli çıkışlı yorucu bir yol bekliyordu. Sınıra vardığımızda onlarca konteynırdan oluşan bir kasabayla karşılaştık. Elektriklerin kesik olduğu sınırın açılmasını beklerken sınır kapısının dibindeki marketlerde son Kırgız paralarımızı harcadık. Sınır kapısı açılınca kontrole girdik. Oş’da o kadar da stres olup yaptırdığım kaydın kâğıdını sormadılar bile! ‘Türkler Kırgızistan’a girişten 5 gün içinde polis karakoluna kayıt yaptırmak zorundadır.’ kuralı bir palavraymış yani! Çantalara da bakmadılar. Lay lay lom geçtik tarafsız bölgeye. Tarafsız bölgede 3 km’lik çılgın bir tırmanışla Çin sınır kapısına varmış olduk.

Kırgızistan’da geçirdiğimiz 15 günün 7’sinde pedallayıp, 8’inde dinlendik. 305 pedallayıp 2906 m tırmandık.

Çok kısa kaldığımız Kırgızistan’a doyamadık.  Güzel insanlarıyla, en çok özleyeceğim ülkelerden biri olarak yer etti kalbimde… Kesinlikle tekrar görüşmek üzere Kırgızistan!

Sıradaki maceramızı okumak için tıklayınız.

Bir önceki yazımıza dönmek için tıklayınız.

error: Content is protected !

Pin It on Pinterest